Çam Kozalağı

 
         
          Hayatı  
          İrşad Faaliyetleri  
          İlme, Eğitime ve Âlimlere Verdiği Önem  
          İrşad Görevi Verdiği Halifeleri    
           
     

Ahmet Yaşar Hocaefendi Anlatıyor..

 
   
Hüseyin Manzak Anlatıyor..
 
   
Kenan Akıntürk Anlatıyor..
 
   
Nihat Kastan Anlatıyor..
   
   
Suat Kurtuldu Anlatıyor..
 
     
Ali Sait Azak Anlatıyor..
 
   
Lütfü Baki Anlatıyor..
 
   
Süleyman Akyüz Hoca Anlatıyor..
   
   
Nusret Onur Anlatıyor..
 
   
Kemal Onur Anlatıyor..
 
     
Lütfi Doğan Anlatıyor..
 
   

Muhtar Sermet Hacı Salihoğlu Anlatıyor..

   
   

Mürşit Özdemir Anlatıyor..

 
   

Sezai Yüce Altay Anlatıyor..

 
   

Korkut Özal Anlatıyor..

 
   

Faruk Beşikçi Anlatıyor..

   
          Evlatlarına Vasiyeti  
     
          İcazetnamesi  
          Kütüphanesi  
          Onun İçin Kaleme Alınmış Bir Manzume  
   

 

KENDİ SESİNDEN İLAHİLER

 
     
     
   
 

 

 
 

 

HAYATI

 

Aslen Trabzon'un Arsin ilçesinin Sifla köyünden olan Hacı Abdurrahman Efendi’nin dedesi, Abdullah Efendi’dir.

Babaannesi Abdurrahman Efendi’nin babasına üç aylık hamile iken dedesi Abdullah Efendi ağaçtan düşerek vefat eder. Yetim kalan çocuklar anneleri tarafından büyütülür.

Abdurrahman Efendi’nin babası Ali Osman Efendi, annesi Fatıma Alime Hanımdır. Annesinin teşvikinden dolayı Ali Osman Efendinin ilme karşı büyük bir merakı vardı. Fakat şartlar müsait olmadığından dolayı bu arzusunu gerçekleştiremedi. Bundan dolayı çocuklarını okutmak için bütün imkanlarını seferber etmiş  ve bu gayretinde de muvaffak olmuştur.

Çocuklarından büyük oğlu Mehmet Efendi, Arapça ve Farsça lisanlarına vakıf büyük bir alim olmuş, ismini tespit edemediğimiz bir okulda müderrislik vazifesinde bulunmuştur. Ortanca oğlu Hacı Salih Efendi ise bir müddet ilim tahsil ettikten sonra tasavvufa meylederek, ticarete atılmış ve “altın makas” terzi ünvanına sahip bir terzi olmuştur. Küçük oğlu olan Abdurrahman Efendi ise zahir ve batın ilimlere vakıf bir ilim ehli olarak yetişmiştir. 

Abdurrahman Efendi altı erkek, bir de kız olmak üzere yedi kardeştiler. Bunların dördü bebek yaşlarında vefat etmiştir. Büyük ağabeyi Hacı Mehmet Efendi 1915 yılında yakalandığı bir hastalıktan dolayı genç yaşta, diğer ağabeyi Hacı Salih Efendi ise kendisinden dokuz yıl sonra 1981 yılında vefat etmiştir.

Hacı Abdurrahman Efendi, ailenin beşinci ferdi olarak 18 Zilkade 1307 (5/7/1890) Cumartesi günü Trabzon’un Arafilboyu mahallesinde, ilim meraklısı bir ailenin beşinci evladı olarak dünyaya gelmiştir.

Abdurrahman Efendi, dört yaşında o devir mahallelerinde bulunan kadın hocalardan Kur’an-ı Kerim tahsiline, on yaşlarında ise Pazarkapı mahallesinde bulunan İslahane mektebinde, ilim tahsiline başlamıştır. Burada dört sene okuduktan sonra ayrılıp, babasının yanında beşikçilik mesleğinde çalışmaya başladı. Burada zevk almadan beş sene çalışan Abdurrahman Efendi daha sonra amcası Hafız Ahmed Efendi’nin bakkal dükkanında çalıştı. Kendisini saran ilim hevesi ile ticaretin bir arada yürümeyeceğine karar vererek bir müddet sonra amcasının yanından da ayrılmıştır.

Daha sonra tanıdıkları bir mektep muallimi olan Dağıstanlı Ali Hoca’yı bularak ondan özel Arapça dersleri almaya başladı. Bu arada Müftü camii medresesine de kaydolarak, ilim tahsiline devam etti. Aynı zamanda Müftü camiinde müezzinlik görevine de başlamıştı. Burada büyük bir alim ve müderris olan Hafız Salih Efendiden ilim tahsiline devam etti. Bu arada Zeytinlik medresesi muallimlerinden de Kur’an-ı Kerim kıraati ve talimi dersleri de almaya başladı. Bu arada bir müddet sonra, hocası Hafız Salih Efendi hastalanarak vefat etti.

Hacı Abdurrahman Efendi, amcasının yanında çalışırken kendi kendine “Emsile” isimli Arapçanın ilk temel dilbilgisi kitabını ezberlemişti. Daha sonra Müftü camii medresesine kaydolunca Hafız Salih Efendi’den “Sarf-Nahiv” dersleri okumaya başlamış ve “Kafiyeye” kadar ders kitaplarının tamamını ezberlemişti. “Molla cami” kitabının “Mensubat” ve “Mecrurat” bahislerine kadar Arap diliyle ilgili bahisleri okudu. Bu arada, akaid, usulü fıkıh, hadis ve tefsir sahasında bir çok dersi tamamladı. 

Hacı Abdurrahman Efendi, hocası Hafız Salih Efendinin vefatından sonra, tahsilini devam ettirerek ilmini tekamül ettirmek için Trabzon dışına çıkmaya karar verir. Bu kararı üzerine 1913 yılında ağabeyi müderris Mehmet Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmek üzere Trabzon’dan ayrılırlar.

Büyük biraderi müderris Mehmet Efendi, Arapça, Farsça lisanlarına vakıf, dini ilimlere, tasavvufa ve ilim ehline karşı büyük muhabbet besleyen bir zattır.

Ağabeyi ile beraber İstanbul’a giden Hacı Abdurrahman Efendi, burada bir müddet kaldıktan sonra İzmir’e, oradan da büyük bir zatın varlığını haber aldıkları Armutlu nahiyesine giderler. Orada Şeyh Efendinin oğlu olan müderris Hacı Ahmed Efendinin yanında otuz iki gün kalarak, ilim tahsiline devam ederler.

Buradaki eğitim kendilerini tatmin etmediğinden oradan ayrılarak Şam’a giderler. Burada Darü’l Hadis medresesinde meşhur şeyh Bedrettin Hazretlerinden ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra Sultan Abdülhamit’in yaptırmış olduğu Hicaz demiryoluyla Medine’ye giderler.

Medine-i Münevvere’de Çinliler tarafından yaptırılmış olan İrfaniye medresesinde kendilerine tahsis edilen bir odaya yerleşerek ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet sonra anne babasının ısrarları üzerine tahsillerine ara vererek hac vazifelerini yapıp 2,5 yıl üzerine çıktığı ilim seyahatini tamamlayarak Trabzon’a dönerler.

Hacı Abdurrahman Efendi hac dönüşünde ilim merakı yüzünden tekrar İstanbul’a gitmeye karar verir. Ancak 1915 yılında seferberlik ilan edilince mecburen memlekette kalır ve askere gider. Kafkas alayı 2. Tabur 6. Bölük hocalığına tayin edilir. Vazifeli olarak Batum’da bulunduğu sıralarda kışla önünde birliklerinin uğradığı saldırıda sol omzundan yaralanarak askerlikten terhis edilir.

Bu arada biraderi Hacı Mehmet Efendi yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta vefat eder. Hacı Abdurrahman Efendi ailesiyle beraber seferberliğin ilanı sebebi ile Samsun’a hicret eder. Burada da hanımı vefat eder. Seferberlik esnasında bir müddet Samsun’da ikamet eder akabinde tekrar Trabzon’a dönerler.

Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için seyahat ederken İstanbul’dan İzmir’e gitmek üzere bindikleri vapurda Ahmed Hamdi Akseki gibi bir çok ilim ehli ile tanışır. Burada tanıştıkları bir evkaf müdürü kendisine, Tokat’ın Erbaa ilçesinin Eksel köyünde Muhammed Bahrullah isimli bir Nakşî meşayihinin bulunduğunu söyler. Hacı Abdurrahman Efendi seferberlik esnasında Samsun’a gidince bu Şeyh Efendiyi ziyarete gider. Onun tekkesinde beş gün kalır. Bu arada Şeyh Efendiye intisap eder.

Hacı Abdurrahman Efendi Trabzon’a döndükten bir müddet sonra, şeyhi Muhammed Bahrullah Efendinin vefat haberini alır. Bunun üzerine daha evvelden tanıdığı Gümüşhaneli dergahına bağlı Of’lu, Hacı Ferşad Efendi diye bilinen İbrahim Hakkı Hazretlerine intisap eder.

Hicri 1342 yılının Cemayizel ahirinde (1924 yılı Ocak ayı) Gümüşhaneli Ahmed Ziyauddin Hazretlerinin İstanbul Babıali mevkiinde bulunan ve şu anda tamamen yıkılmış olan tekkesinde vazife yapan Mustafa Fevzi Tekfurdağî Hazretlerinin yanına gider ve ona intisap eder. Burada bir müddet kalır. 7 Recep 1342 (13/2/1924) Çarşamba günü riyazete girerler ve 16 Şaban 1342 (22/3/1924) Cumartesi günü riyazet eğitimini tamamlarlar. Riyazete girenler arasında icazetname almaya layık olanlardandır.  

Tarikata karşı ilgisini kendi hatıralarında şu şekilde ifade etmektedir.

“Çocukluğumdan itibaren Yunus ve Niyazi divanlarını ezberler ve okurdum. Bu divanlardaki şiirler bana çok tesir etmekte, değişik bir dünyanın kapılarını önüme açmaktaydı. Bunlar benim tarikat yolunu merak etmeme vesile olmuştu. Fakat merak ettiğim bu yolun, ilimsiz elde edilemeyeceğini de çevremdeki insanları görerek kavramaktaydım. Bu düşünceler içerisinde yoğrulurken içime Ârabî ilimleri okuma muhabbeti / hevesi düştü.”

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat yoluna karşı aşk ve muhabbeti küçüklüğünden beri vardır. Bu hususları yine kendi hatıralarından nakledelim:

 “Tarikata küçüklüğümden beri aşk, merak ve muhabbetim vardı. Pazarkapı mahallesinde bir Kadiri tekkesi vardı. Birkaç defa buraya gittim. Ayrıca Ortahisar Camii kenarında Halvetîlerin de bir dergahı vardı, burada zikir ve esma hatimleri yaparlardı. Buralara da giderek onların zikirlerini seyrederdim. Lakin kalbimde bu yollara karşı herhangi bir muhabbet hasıl olmamıştı. Çünkü benim tarikat yolundaki muhabbetim Nakşibendi tarikatına idi.”

Bu sevgi, kendisini yukarıda da ifade ettiğimiz gibi evvela Muhammed Bahrullah Efendiye, arkasından Hacı Ferşad Efendiye ve neticede de Mustafa Fevzi Efendiye doğru yolcu etmiştir.

Tahsil hayatı boyunca hiç kimsenin tesiri altında kalmadan ilmini insanlara ulaştırmanın tek yolunun da geçimini kendisinin temin etmesine bağlı olduğunu düşünen Abdurrahman Efendi, seferberlik dönüşü Trabzon’un Kunduracılar caddesinde daha sonra da Çarşı Camiinin karşısında kitapçılık yapmaya başlar. Aynı zamanda Konak Camiinde, ardından Tabakhane Camiinde ve son olarak da sekiz yıl Çarşı Camiinde imamlık yaparak, irşad vazifesini sürdürür. Günün şartları gereği  bu vazifeden de ayrılır. İlme olan hevesi hiç azalmadığı için kitapçılık yaptığı sıralar da dükkanı ilim ehli hocaların istişare ve uğrak yeri olmuştur. İlme olan hevesi sebebi ile ticari hayatının yanında Trabzon’un yetiştirdiği büyük alimlerden Mustafa Cansız Hocadan da Farsça okumaya başlar. 

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Abdurrahman Efendinin kitapçı dükkanı âdeta bir ilim merkezi, yani hocaların buluşma mekanı olarak da vazife görmekteydi. Bu durumun önemini o baskıcı yönetim devrinde yaşayan insanlardan daha iyi kavrayabilecek kimsenin olmadığı da bir başka hakikattir.

O devirlerde lisan değişimi sebebiyle Arap harflerine karşı katı bir tutum sergilenmektedir. Birçok defa Kur’an-ı Kerim sattığı için hakim önüne çıkan, zaman zamanda kitapları alınarak yakılıp imha edilen Hacı Abdurrahman Efendi, hiçbir yılgınlık göstermeden vazifesine devam etmiştir. 

Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için gittikleri Medine'den dönünce evlenir. İlk hanımı yukarıda ifade ettiğimiz üzere seferberlik esnasında Samsun’da vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Tayyibe hanımdan altı erkek evladı olur. Bu çocukların en küçüğü beş aylık iken bu hanımı da vefat eder. Bundan sonra aldığı hanım efendi de  vefat etmiştir.. Daha sonra evlendiği Methiyye hanımdan ise  iki kız evladı olur. Bundan sonra da Müzeyyen hanımla evlenir. Bu hanımı da Abdurrahman Efendi'nin vefatından on iki yıl sonra 1984 yılında vefat eder. Kabri Hacı Abdurrahman Efendinin kabri civarındadır.

Abdurrahman Efendi’nin altı erkek ve iki kız evladından Büyük oğlu Necmeddin BEŞİKÇİ kendinden 5 yıl sonra 14/1/1977 yılında vefat eder. Abdullah isimli evladı üç yaşında, Şemseddin ise dokuz yaşında hafızlık yaparken annesinin vefatına duyduğu üzüntüden dolayı hastalanarak vefat eder. Mahmut Saadeddin, İbrahim Alaeddin ve Emaneddin Ali hâlen hayattadır.

Abdurrahman Efendi'nin çocukları annelerini küçük yaşta kaybettiklerinden dolayı oldukça sıkıntılı bir çocukluk hayatı yaşarlar. Hayatta olan dört evladı çeşitli sıkıntılar içerisinde hayatlarını devam ettirir. Ve her biri ayrı bir işle meşgul olur. Günün şartları sebebiyle ilim tahsil etme imkanı bulamazlar. Ancak küçük oğlu Ali, hafızlık yapma imkanına kavuşur. Bu arada bütün çocukları ailenin getirdiği bir İslami kültüre sahip olurlar.

Hacı Abdurrahman Efendi irşad ve tebliğ vazifesi sırasında bilhassa Karadeniz bölgesinin tamamında, Gümüşhane ve Erzurum bölgelerinde büyük bir cemaat kitlesine sahip olur.

Abdurrahman Efendi sık sık İstanbul’a seyahat ederdi. Çünkü İstanbul’da, kendi döneminde Mustafa Fevzi Efendi’den hilafet alan Mehmet Zahid Kotku Efendi ile görüşür, gerekli görülen hususlar hakkında istişarelerde bulunurlardı. Bundan dolayı Mehmet Zahid Efendiyle aralarında büyük bir muhabbet bağı vardı. 

Hacı Abdurrahman Efendi, Nakşibendî tarikatından hilafet ve vekalet görevini aldıktan sonra sürekli olarak seyahatlerde bulunarak, tebliğ ve irşad faaliyetinin sırtına yüklediği mesuliyeti yerine getirmeye çalışırdı. Bu vesile ile birçok defa Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi olan Gümüşhane’ye gitmiştir. Bilhassa yaz aylarında Gümüşhane ve çevresinde uzun müddet kalarak tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürürdü.

Hacı Abdurrahman Efendi bir edep abidesi olarak çevresindekilerden saygı ve hürmet görürdü. Evin kumanya ihtiyacını da bizzat kendisi görürdü. Hiçbir zaman içini gösteren ambalajlarda bir şey taşımazdı. Az veya çok aldığı malzemelere başkalarının nazarının yönelmesine sebep olmak istemezdi. Çünkü insanlar arasında imkânları bunları almaya yetmeyecek olanlar mevcuttu. Bir çok defa aldığı malzemeleri yolda yanına gelen muhtaç insanlara vermiştir. 

8 Eylül 1972 Cuma günü torunu ile birlikte sabah erkenden evin ihtiyaçlarını almak üzere çarşıya çıkan Hacı Abdurrahman Efendinin Hakk ve hakikat üzere bir ömür boyu sürdürdüğü hayatı 82 yaşında iken sona erer. O gün Trabzon’da sebze pazarının içerisinde bulunan “Kadın Halinin” giriş kapısının karşısında rahatsızlanır. Yanında bulunan torunu Ahmet Faruk BEŞİKÇİ’ye aldığı yemekliklerin eve getirilip pişirilerek yenmesini ve oğlu Hacı Necmettin BEŞİKÇİ’ye rahatsızlandığını haber vermesini söyleyerek böyle hadiselerde bile insanların mûtad işlerine devam etmelerini tavsiye etmiştir. Pazarkapı mahallesinde bulunan evine getirildikten kısa bir müddet sonra vefat etmiştir.

 Cenazesi, Necmeddin ERBAKAN’ın da aralarında bulunduğu Trabzon da o güne kadar görülmemiş büyük bir cemaatin iştiraki ile 9 Eylül 1972 Cumartesi günü ikindi namazını müteakip kılınan namazın ardından Toklu köyündeki aile kabristanlığına defnedilir. Cenazesini İstanbul Sankiyedim Camii imamı Mehmet Emin KUTLUOĞLU kıldırmıştır.

 

 

 

İRŞAD FAALİYETLERİ 

Hacı Abdurrahman Efendi hiçbir zaman büyük, küçük, zengin, fakir, şehirli, köylü ve grup ayrımı yapmadan tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürmüştür. Herkesle en güzel şekilde ilgilenmiştir. İster gece, ister gündüz olsun, gelenleri hiçbir zaman geri çevirmeyerek dertlerini dinlemiş, mümkün olan maddi ve manevi yardımı yapmıştır.

Hacı Abdurrahman Efendi irşad görevi sırasında birçok çilelerle karşılaşmışr ve hepsine göğüs germitir. Ülkemizde fetret devri diye hatırlanan devirlerde büyük zorluklar çekmiştir. Hacı Abdurrahman Efendi’nin dükkanında birçok defalar Kur’an-ı Kerimler alınıp yakılmış, bunları bulundurduğu için ifade vermek zorunda kalmış ve bunları sattığından dolayı kısa süreli hapse girmiştir.

Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat anlayışında keramete pek itibar yoktur. “En büyük keramet istikamet üzere yaşamaktır,” buyurarak müntesiplerine daima Kur’an ve sünnete bağlı bir hayat yaşamalarını tavsiye etmiştir.

 

 

 

İLME, EĞİTİME VE ALİMLERE VERDİĞİ ÖNEM

Alimlere ve ilme çok büyük önem vermiştir. Evlatlarına yaptığı vasiyetinde alimler için söylediği “Din ulemasına gayet tazim ve hürmet ediniz, onlarla konuştuğunuz zaman güler yüzle dualarını celbediniz.” sözü çok dikkat çekicidir.

İlme verdiği önemi yine evlatlarına yaptığı vasiyetinde de görebiliriz. Evlatlarına şöyle vasiyet eder; “Hiç olmazsa evlatlarınızdan birine, dini ilimleri tahsil ettiriniz ki, evleriniz harabe olmasın.”

Müntesiplerine de, israftan azami derecede korunmayı, ifrat ve tefrit dengelerini koruyarak, orta hal üzere yaşamayı tavsiye etmiştir. Cemaatini, yaşayışlarında Rabb’imizin koyduğu hududu aşmamaları hususunda sürekli ikaz ederdi.

Sosyal faaliyetlerden de hiç bir zaman uzak kalmayan Hacı Abdurrahman Efendi, cemaatinin bu gibi müesseselerden olan vakıf kuruluşlarında bulunmalarını, bu müesseseleri tekrar canlandırmak için ellerinden gelen gayreti sarf etmeye teşvik ederek, her zeminde mücadele ve tebliğde bulunmalarını tavsiye ederdi.

İslam davası için hiçbir mali fedakarlıktan kaçınmamıştır. Bir misal vererek bu hususu ifade etmek isteriz. O günün şartları gereği Milli Nizam Partisinin kuruluş faaliyetleri içerisinde bulunmaları için cemaatini teşvik etmişti. Bu faaliyet için bir miktar para lazım olmuştu. Bunun temini için eşraftan bazılarına haber yollayarak yardımcı olmalarını istedi. Müntesiplerinden zengin bir zat beklenenin çok altında bir meblağ gönderince, onun parasını iade ederek, aldığı emekli maaşının tamamını bu hizmet için vermiştir.

Hacı Abdurrahman Efendi'nin hayatını daha güzel kavrayabilmek için, müntesiplerinin onun hakkındaki hatıralarını zikretmek gerekir. Çünkü onlar birlikte geçirdikleri bir ömür boyunca, bir çok hadiseye şahit olmuşlardır. Günümüzdeki gibi kayıt cihazlarının olmadığı devirlerde bu nakiller çok büyük önem taşımaktadır.

 

 

HACI ADBURRAHMAN EFENDİ’NİN İRŞAD GÖREVİ VERDİĞİ HALİFELERİ

 

 1) Ahmed Yaşar Hocaefendi

Ahmed Yaşar Hoca Efendi 1936 tarihinde Of’un Ballıca köyünde ailenin tek erkek evladı olarak dünyaya geldi. Babası Hüseyin annesi Elmas olup, dördü kız olmak üzere beş kardeştiler. Altı yaşında iken babası vefat eder. Beş kardeş annesinin elinde büyür. Anneleri ilme çok meraklı olduğundan çocuklarını okutmaya gayrete eder. Ahmed Yaşar Hoca Efendi 18 yıl süren uzun bir ilim tahsilinden sonra, 18 yıl boyunca da hem öğrenmeye hem de öğrendiklerini talebelerine aktarmaya gayret ederek yüzlerce talebe yetiştirmiştir.

Bugün hala hayatta olan Ahmed Yaşar Hoca Efendi, Hacı Abdurrahman Efendiye vekaleten tebliğ ve irşad vazifesini devam ettirmektedir. Sosyal hayatta da oldukça yoğun bir çalışmanın içerisinde olan Ahmet Yaşar Hoca efendi Yavuz Selim Vakfının kurulmasına vesile olmuştur. Hacı Abdurrahman Efendi'nin vefatından sonra Trabzon’a yerleşen Ahmet Yaşar Hoca efendi, tefsir, hadis ve değişik konularla ilgili sohbetlerine aralıksız olarak devam etmektedir. Hoca efendi aynı zamanda ülkemizin değişik vilayetlerinde de sohbet ve irşad faaliyetlerine devam etmektedir.

1998 yılında Samsun civarında büyük bir trafik kazasın geçiren Ahmet YAŞAR Hoca efendi Allahu Teala'nın lütfuyla uzun bir müddet süren tedavi döneminden sonra sıhhatine kavuşmuştur. Kendisine bu sıhhati lütfeden Allahu Teala’nın bu sıhhati bir kenarda oturması için ihsan etmediğini ifade eden Ahmet YAŞAR Hoca efendi bir yandan Trabzon’da ki sohbetlerine devam ederken mûtat olarak her ay İstanbul, Gebze, Gümüşhane, Rize, Giresun ve Samsun ve ilçelerinde sohbet ve irşad faaliyetlerine de devam etmektedir. Hoca efendi bir çok kitap telifiyle de irşad faaliyetlerine devam etmektedir.

 

2) Miktad Hoca

Bayburt’un bir köyünde imamdı. Hacı Abdurrahman Efendi, mûtat ziyaretlerinin birisinde Miktad Hocaya vekalet vermişti. Ancak Miktad Hoca otuz yaşlarında kan kanserine yakalandı ve Kısa bir müddet sonra da Rabb’ine kavuşmuştur.

 

3) Hopşeralı Hasan Efendi

Hopşeralı Hasan Efendi Trabzon’un yetiştirdiği nadir alimlerden biridir. İstanbul-İskenderpaşa da Mehmet Zahid KOTKU hazretlerinin dergahında seyr-i sülük’e girmiştir. Yıllarca irşad ve tebliğ faaliyeti sürdüren hoca efendi binlerce talebe yetiştirmiştir. Hasta yatağında bile tedrisata ara vermeyen hoca efendi Rabb’ine kavuşmak üzere dar-u bekaya irtihal etmiştir. 

 

4) Hacı Hüseyin Efendi

Hacı Hüseyin Efendi Of ilçesinde irşad faaliyetinde bulunan muttaki bir alimdi.

 

 

 

Ahmed Yaşar Hocaefendi anlatıyor...

Hatıraları hatırlamak zordur ve her şey istendiği vakit akla gelmez, fakat vakti gelince kendiliğinden gelir.

Ben çocukluktan beri tasavvufa meraklı idim. On beş yaşlarına yeni girdiğim bir kış günü ders okumakta olduğumuz yedi arkadaşla (Zaten kaçak okuyoruz. Kimseye okuduğumuzu söylemiyoruz.) vakitlerimizi nasıl geçirelim, ne yapalım diye dertleşiyorduk. Ders okuduğumuz Hocamız bize çok samimi dostu, aynı zamanda Gümüşhanevî dergahına bağlı Mapsonalı Hacı Ahmed Efendiden bahsederdi. Vardığımız karar neticesinde bir kış günü Hacı Ahmet Efendi ile görüşmek üzere bir Cuma günü yola çıktık. O devirlerde araba bulmak mümkün değildi. Dolayısıyla üç dört saatlik yolu yürüme gidecektik. Yolumuzun üzerindeki Taşhan Nahiyesi’nden Hacı Ahmet Efendiye hediye olarak bir şeyler alacaktık ama paramız da yok. Çünkü o günler fakirlik dünyasının insanların hayatlarına tesir ettiği zamanlardı. Taşhandan Biraz ekmek, biraz şeker benzeri birkaç şey alarak yolumuza devam ettik.

 Uzun bir yolculuktan sonra köye vardık ama Hocanın evini bilmiyoruz. Kime soralım derken yolun yukarısından aşağıya doğru piri fani, beyaz sakallı birisinin geldiğini gördük. Arkadaşlarımızdan birisi daha önce gördüğü Hocaefendiyi tanıdı ve “İşte Hoca Efendi geliyor” dedi. Derhal yanına giderek elini öptük. Bize, "camiye derse gidiyordum. Bana, belki misafirlerin gelir dediler. Bundan dolayı  yolda oyalanıyordum.”  dedi.

 Elimizdeki bohçada bir şeyler vardı, ona verecektik ama çok az olduğu için hem utanıyor hem de çekiniyorduk. O durumumuzu fark ederek “Hediyeniz ne kadar azsa da, makbulümdür,” buyurarak elimizdekini aldı. Sohbetini dinleyip Cuma namazını kıldıktan sonra, kendisine intisap ederek geri döndük.

 Kısa bir zaman sonra Hacı Ahmed Efendi vefat etti. Bunun üzerine birisine intisap etmeyi düşünürken, bir geçe Hacı Abdurrahman Efendi rüyama girdi. O zamanlar kendisini tanımıyordum. İlk gördüğümde rüyada gördüğüm zat olduğunu anladım.

  Tahsilimizi tamamlayıp icazet merasimine sıra gelince Hocamız Muhammet Sula bizi Hacı Abdurrahman Efendiyi icazete davet için Trabzon’a gönderdi. O zaman rüyamda gördüğüm şahsın o olduğunu gördüm. Kendisine hocamızın selam ve davetini ilettik böylece de tanışmış olduk. O zamanlar 25 yaşında ve Of’un Melinos Köyünde tahsile devam etmekteydik.

 Hocamız Muhammet Sula, Hacı Abdurrahman Efendiyle manevi bağlarının mevcudiyeti ve kitapçı olmasından dolayı zaman zaman görüşmekteydiler. Hocamız Muhammed Sula’dan on sekiz sene dini ilimlerle ilgili ders gördük, böylelikle medresede uzun bir zaman kalmıştık. Orada Arapça eğitimimizi tamamlayınca bir icazet merasimi düzenledi. Hocamıza bu çocuklar yıllardır okuyor onlara niçin icazet vermiyorsunuz denilince “icazet alan insan ilmi tamamladım sanarak tahsili bırakıyor” buyurarak bizleri ve onları susturmuş ve bizlerle bir ömür boyu ilgilenmiştir.

 Hocamız çevreden meşhur hocaları ve tasavvuf ehli insanları çağırmıştı. Bu merasime Hacı Abdurrahman Efendi de gelmişti. İkindi namazını kılıp oturmuştuk. Namazdan sonra, Hocamız Hacı Abdurrahman Efendiye “Biz de olan zahir ilmini bunlara aktardık, bundan sonra onları size teslim ediyoruz. Siz de artık manevi yardımlarınızı bunlardan eksik etmeyiniz,” dedi. Hacı Abdurrahman Efendi ile tanışmamız ve 40 arkadaşla tarikat yolundaki intisabımız bu şekilde oldu.

 Bundan sonraki günlerde hemen hemen her hafta Hacı Abdurrahman Efendiyi ziyaret için Trabzon’a gittim. Köyün orta mahallesinde imamlık yapıp talebe okuttuğum bir ara meşguliyetten dolayı kendisini bir müddet ziyarete gidemedim. Bir gün ikindi namazını kıldık talebelerimden Mustafa Akyüz “Hocaefendi geliyor” dedi. Nerede dedim “köyün girişindeki çeşmede abdest alıyor” dedi. Hemen çeşmenin yanına giderek kendisini karşıladık beraberce köye geldik. O zamanlar bu gün ki gibi değildi. İnsanlar bir şeyler öğrenmek için dinleyecek insan arardılar. O gün kadın erkek bir çok insan Hacı baba’nın sohbetine iştirak etti. Akabinde intisap ederek ders alanlar da oldu.

 Cemaat dağılınca Hacı baba bana “niye geldim bilir misin” dedi. Ve “Resulullah Efendimiz gelmeyenlere siz gidin” buyurdu “ben de onun için geldim” dedi.

 Ders arkadaşlarımızdan Tahsin Hoca vardı. O da Hacı baba ile tanışırdı. O akşam onda misafir kaldık. O akşamdan sonra sohbetlerin ardından yatmaya bize gittik.

 Hacı baba bundan sonraki Of ziyaretlerinde bizim köyle, Süleyman Akyüz hocanın babası Mehmet Akyüz’ün köyünü merkez yapmıştı. Bir gün yine Of’a geldi. Buluştuk. O günlerde sel gelmiş bizim köyün sal köprüsü yıkılmıştı. Fakat bunu Hacı babaya demeye fırsatım olmuyordu. Bana dedi ki “bu sefer Mehmet’e çıkalım.” Ben sevindim ama o zaman yol yok, araba yok ve köy oldukça yüksekte yağmurda yağıyordu, biz bu halde köye çıktık. Bir akşam orada kaldık daha sonra ayarladığımız bir atla bizim köye gittik. Böylece irtibatımız devam etti.

Bir gün bizi ziyaretten dönerken beraberce Of’a doğru bir müddet yürüdükten sonra yol kenarındaki bir ağaç kütüğünün üzerine oturduk bu esnada bana  “Ahmet evladım sana irşad ve zikir dersi verme vazifesi veriyorum” dedi. Benim o zaman insanlara hitap edecek bir kabiliyetim yoktu ve böyle ağır mesuliyetlerin altına girmeye de hevesim yoktu. Bundan dolayı çekingen davrandım.

  Bunun üzerine “İnsanlardan ve insanlığa hizmet etmekten niçin çekiniyorsunuz,” dedi. Ardından da “Eskiden dergahlar vardı oralarda insanlar otuz-kırk gün seyr-i sülük eğitimi görüyor ve bir şeyler öğreniyordu. Siz ise aşağı yukarı yirmi sene ilim tahsil ettiniz. Acaba yirmi otuz senelik bu ilim tahsilinizin, otuz kırk günlük seyri sülük kadar feyzi bereketi yok mudur? Niye çekiniyorsunuz?” dedi ve “Bir insana görev verildi mi onun itiraz hakkı yoktur. O görevini yapmak için çalışmakla mükelleftir. Allah da ona yardımcıdır.” buyurdu. Dolayısıyla itiraz hakkımızı kaybettik ve çok değerli sohbetlerde bulunarak Of’a kadar yürüdük ve Of’tan Hacı babayı Trabzon’a yolcu ettik. Daha sonra kendileri bir vekaletname yazarak gönderdiler. Zaman içerisinde bazen kendisi geldi, bazen biz ziyaretine giderek irtibatımız devam ettirdik.

 Kendi evinde Pazar günleri sohbetler olurdu. Onun sağlığında zaman zaman bu sohbetlere devam ettik. Rahmet-i Rahmana kavuşunca yazdığı vasiyetname üzerine tebliğ ve irşad faaliyetini bize devretmişti.

 Hacı baba’nın büyük oğlu Necmeddin gibi insana da ben rastlamadım. Hacı baba rahmet-i ilahiye kavuştuğu gün gece saat 10 da kapı çalındı. Açtım Kenan Akıntürk, Suat Kurtuldu, Nihat Kastan ve Hacı Necmeddini i gördüm. Hayırdır dedim. Bu arada Annem hemen sofrayı hazırladı. Necmeddin bana Hacı babanın vefat ettiğini  söyledi ve vasiyetini göstererek öncelikle pazar günleri Trabzon’a gelip cemaate rehberlik yapmamın gerektiğini söyledi. Talebelerimin olduğunu bundan dolayı gelip gitmemin zor olduğunu öne sürerek bu işten affımızı istediysek de sonunda razı olduk. Hacı Necmettin daha sonra da Trabzon’a yerleşmem için ısrar etti. Eğer Necmeddin olmasaydı bütün Trabzon’u bana verselerdi ben Trabzon’a gelmezdim.

 Bu vasiyet üzerine beş yıl Trabzon'a gidip geldik.

Daha sonra kurstaki görevimizden de ayrılarak Trabzon’a yerleştik. Ama biz Trabzon’a geldikten 1 ay kadar sonra Necmeddin kardeşimiz de hakkın rahmetine kavuştu.

Bu beş yıl içinde bizleri hiç bir menfaat gözetmeden hatimlerden sonra gece yarısı Of’a getiren Suat Kurtuldu kardeşimizi unutmam da asla mümkün değildir.

 Onu burada takdir ve minnetle anmak isterim. Kendisi tam bir çile ve hizmet eridir. Bizi beş sene boyunca Pazar günü yatsı namazından sonra yapılan hatmin peşinde Trabzon’dan Of’a yani köye getirmiştir.

 Hocamızın kütüphanesinde tarikat-ı Nakşibendi'ye ile ilgili birçok eser mevcuttu. Hacı Abdurrahman Efendi kitaplara çok düşkündü, gittiği her seyahatten birkaç kitap alarak dönerdi. Bu kitapların çoğunu da o devirde kitap bulma imkanı olmayan talebeye ve hocalara hediye ederdi. Hacı Efendi köyden ayrılarak şehre gelmelerini de şöyle anlatır. 

“Babamın mesleği beşikçilikti. Babası, köyleri satıp da şehre geldiği için dedesine dua ederdi. “Allah onların kabrine nur doldursun. Köylerde kalsaydık hem cahil kalacaktık, hem de “köy, körlüktür” derler, köydeki insanlar cehaletleri sebebiyle genellikle kavgacı olur, zulümkâr olurdu. Oradan bu vesile ile kurtulup buraya geldik,” derdi.

 Ben de bundan istifade ettim. Babamın beşikçilik sanatı da hoşuma gitmedi. Boş vakitlerimde medreseye gittim, böylelikle ilimle ve ilim ehli insanlarla tanıştım. Ardından kitapçılık yapmaya ve kitap toplamaya başladım,” dedi.      

 Özel olarak Çalekli Hacı Dursun Efendi ile birbirlerini çok severlerdi. Çaykara’dan Hasan Efendi, Çaykara Müftüsü Yusuf Efendi, Of Müftüsü Celal Efendi gibi zatları da, zaman zaman ziyaret ederdi. Hacı Abdurrahman Efendi'nin ziyaretleri mûtat idi. Genelde senede iki üç defa ziyarette bulunurdu. Bir ilkbahar da gelirdi birde sonbaharda. Bu gelişlerini, insanların bağ bahçelerde meşgul olmadığı zamanlara göre ayarlardı. Çünkü hiç kimseyi işinden alıkoymak istemezdi. Geldiği zamanda bir müddet o civarda kalırdı.

 Hacı Abdurrahman Efendi genelde Trabzon’da bulunurdu. Sık sık Gümüşhane’ye giderdi bilhassa yaz dönemlerinde Gümüşhane'de bir ay civarında kalarak, yaylaları ziyaret edip irşad faaliyetini sürdürürdü. Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi olduğu için burayı ihmal etmek istemezdi. Bize de “Gümüşhaneye sık gider gelirim. Belki arkadan bir filiz yetişir. O yüzden burayı bırakamam,” derdi.

 

Bir sene Gümüşhaneye gitmeden evvel, bize gelmişti. Dedi ki “Gümüşhane’ye gelseniz de oradaki ihvanlarımızla sizi tanıştırsam.” “Emir buyurursanız gelirim,” dedim. "Ben sana mektup yazarım, sen de gelirsin dedi" ve gitti. Birkaç gün sonra mektup gönderdi. Mektupta “Yirmi bir gün sonra seni Gümüşhane'de bekliyorum,” diyordu. Bu tarihte bir yanlış anlama oldu. Hacı Efendi mektubu ayın 28 inde yazmış ve yirmi bir gün sonrayı kastetmiş, ben ise ayın yirmi biri anladım. Arada üç gün fark var. Ben de ayın yirmi birinde Gümüşhane’ye gittim. İkindi namazı nerede ise geçecekti. Hacı Efendi bana “Gümüşhane’nin büyük bir camisi var, orada buluşuruz,” demişti. Alel acele caminin avlusuna girdim. Abdest almaya gidiyordum. Tam o anda aminin avlusunda sakallı, gözlüklü, yaşlı birisi oturuyordu. İsmini daha sonradan öğrendiğim bu zat Hafız Mehmet isimli çok muhrik bir sedası olan ve tegannisiz Kur’an okuyan nadir bir kurra hafız idi. Bu zat bana “sen Oflu Hafız Ahmet misin?” diye seslendi. Ben Gümüşhane’ye daha önce hiç gitmemiştim. Hayrola dedim nasıl tanıdın. Bir oturalım dedi. Ben namaz kılmadım abdest alıp kılayım, dedim. Bana “Beş dakika oturalım, sonra kılarsın,” dedi. Tekrar selam verdim oturdum. O kişi tekrar, Oflu Hafız Ahmed sen misin? diye sordu. Evet, dedim. Hayrola. Burada üç gündür nöbet tutuyorum. Hacı Abdurrahman Efendi sana bir mektup yazmış. Bize, “Ben yirmi bir gün sonra dedim ama o ayın yirmi biri hesap etmiştir. Her ihtimale karşı siz burada bekleyin, gelirse onu misafir edin, ben geleceğim,” dedi ve Kelkit’e gitti.

 Daha sonra namazı kıldık. Oradan Ömer Karabulut isimli ihvandan bir zatın oteline gittik. Buranın sahibi de Hacı Abdurrahman Efendiye mensup muhterem bir kardeşimizdi ve oteli de çok temizdi.

 Gurbete çıkınca evlerde misafir kalmaktan pek hoşlanmadığımdan otelciye, “Bana bir yer ayarla bu akşam burada kalayım,” dedim. Otelci “Seni burada bırakmazlar,” dedi. Ben ısrar edince yeri ayırdık. Bu arada epey cemaat toplandı sohbet ettik. Bu arada maliye tahsildarı Zekeriyya Güler bey isimli bir kardeşimiz gelerek beni evine davet etti. Ben otelde yer ayırdığımı söyleyince O “Burada kalamazsın, eve gideceğiz, benim misafirim otelde olunca, ben yatıp uyuyamam ve Hacı babaya cevap veremem” diyerek ısrar etti. Mecburen o akşam onlarda kaldık. Zekeriya Güler isimli bu kardeşimiz genç yaşta vefat etti. 

 Zekeriya kardeşimizin evi oldukça kalabalıktı. Bu ziyarette unutamadığım şeylerden biri de Zekeriyya’nın ailesi yaylaya gittiği için evde hizmet edecek 12 yaşında ki kızından başka kimse yoktu. Çocuk daha masaya uzanamıyor. Masayı çekerken kaldıramadığı için ayağından tutarak sürüklüyordu. O akşam cemaatin hizmetini bu küçük çocuk yaptı. Sabah namazına gidince Hacı baba’nın Kelkit’ten dönmüş olduğunu gördük. O günün şartlarıyla ne zaman yola çıkıp namaza yetiştiğini anlamamışsak da verdiği sözlerde ne kadar titiz olduğunu bir kere daha görmüştük.

Üç gün Zekeriyya da kaldık. Evden ayrılacağımız gün o kız çocuğu babasına “Babaçığım hocalarıma söyle birkaç gün daha bizde kalsınlar da hizmetlerini yapıp dualarını alayım” dedi. Bunu hiç unutamam.

 Gümüşahane’den Bayburt’un 7-8 km dışındaki Keskesi köyündeki ders arkadaşım Mikdat hocanın ziyaretine gittik. Mikdat hoca cumhuriyetin ilk devirlerinde Arapça dersine başladığımız beş arkadaştan birisiydi. Mikdat hocanın köyüne yol var, fakat araba yoktu. Bir fayton kiralayarak yola çıktık. Yolda soğuk bir suyun yanında namazlarımızı kılıp yolumuza devam ettik. Mikdat Hoca'da üç gün misafir kaldık. Bu günlerde çevreden çok kalabalık bir cemaat toplandı, sohbet ve hatimler yaptık, bu arada intisap edenler de oldu. Ama Mikdat hocanın evinde hatim taşları olmadığı için hatimlerde fasulyeleri kullandık. Gece orada kaldık ama köyde bir sinek var ki insana rahat vermiyor. Hacı baba “Mikdat bunlara ilaç kullansan“ dedi. Mikdat “bunların hepsi canlı. Benim canım acıyacak diye, sineğin canına kıyamadığım için, ilaç kullanmıyorum,” diye cevap verince, Hacı Abdurrahman Efendi, çevresine zikir dersi vermek için, onu görevlendirdi.

Köyü işgalden bu sinekler ne hikmetse Mikdat’a hiç yanaşmıyorlar fakat bizi ise sabaha kadar yalnız bırakmadılar. Sabahleyin Hacı baba’ya bir at verdiler ve kestirme yollardan giderek kısa bir zamanda ana yola indik. Attan inen Hacı baba yolun kenarından küçük taşlar toplayarak Mikdat hocanın hatim taşlarını verdi. Oradan Bayburt’a geçtik. Daha sonra Mikdat’la beraber İstanbul’a riyazete gittik. Dönüşte rahatsızlandı. Kısa bir müddet sonra kan kanserinden genç yaşta Hakk'ın rahmetine kavuştu.  

  Hacı Abdurrahman Efendi, Zonguldak’tan Artvin’e kadar olan Karadeniz bölgesini boş bırakmazdı. İstanbul, Kırşehir, Ankara çevresinde de bir çok müridi vardı. Samsun’da oldukça geniş bir cemaate sahipti. Burada isimlerini hiçbir zaman unutamayacağım Hüseyin ve Ali Manzak kardeşleri, Hacı Şuayip Kosif’i ve isimlerini hatırlayamadığım bir çok kardeşimizi de zikretmek isterim. Bunlar Hacı Abdurrahman Efendi ile beraber diğer illeri dolaşırlardı. Bu sınırlarını çizdiğimiz bölgenin dışına pek nadir olarak çıkardı. Erzurum’dan öteye gittiği bilmiyorum.

Hacı Abdurrahman Efendi “Keramet haktır. İnsanlar bir radyo yapıyor, frekansını bir yere ayarlıyor ve yayınları duyabiliyorsunuz. Halik’ın yarattıkları onlardan çok daha mükemmeldirler. Ama kerametler günün insanları için bir istismar vesilesi oluyor. Bir insan büyük olursa, bir tarikat büyük olur düşüncesi en büyük hatadır. Çünkü büyüklük Allah’a, kulluk ve ümmetlik biz insanlara mahsustur. Üstünlük ancak takvadadır,” buyurarak bizlere nasihatte bulunurdu.

 Hacı Abdurrahman Efendi’nin de muhakkak ki kerametleri vardı. Fakat bunların gündem olmasından sürekli rahatsız olur ve “Halik, bunu dilediğine verir. İnsana değer kazandıran kerameti değil, istikametidir, Kişinin hayatında dikkat çekecek olaylar olur. Ama bizim için dış hali önemlidir. Çünkü hayatının ölçüsü Kur’an ve sünneti orada müşahede edebiliriz.  İnsan iç aleminden bir şeyler izah ediyorsa, bunlar ferdin ikrarı ile oldukları için, ispatta zorluk çekiliyor. Bu ifadelerde çok doğru olan hususlar varsa da bazı kendini bilmezler, insanları aldatıcı ifadeler kullanmaktan geri durmuyorlar. Biz bu yola pek rağbet etmiyoruz. İnsanın maneviyatının büyük olduğuna inancımız vardır. Çünkü bütün kainat insana hizmet için yaratılmıştır. İki değişik noktadaki karıncaların birbirleri ile irtibat sağladığını ilmen ispat ediyoruz. Bu hakikat ortada iken, bir insanı bunun altındaki bir makamda görmek, ancak cehaletten kaynaklanır. Varlığın hepsi, insan için yaratılmış ve hiçbir mükellefiyete tabi tutulmazken, manevi bir dünyası olan insanın Allah’ın izniyle bazı manevi güçlere sahip olduğunu düşünmekten daha makul bir şey de yoktur,” buyururdu. 

 Benim çocukluktan beri adetimdir, bir şey sormaktan utanır ve sıkılırım. Bu büyüklerimize karşı saygımızdan ve bir yanlışlık yaparak onları kırıp incitmek istemeyişimizdendi. Bir gün Hacı baba köye geldi ve birkaç gün kaldı. O sıralar ayağımı incitmiştim. Bundan dolayı da ağırmakta ve gezmekte zorluk çekmekteydim. Bazı meselelerim var bunları sormak istiyor fakat müsait bir zamanda bulamıyordum. Ziyaretini tamamlayıp köyden ayrılacağı sabah kendisini yolcu etmek için dereye kadar indireceğiz. O zamanlar şimdiki gibi köprü yoktu. Sal köprüler vardı. Oradan karşıya geçip arabaya bindireceğiz. Sabahleyin birkaç kişi kendisini yolcu etmek için dereye kadar gelmek istedi. Onlara “Beni Ahmed getirsin,” dedi. Beraberce indik, dereyi geçtik. Biraz ileride Of’a giden arabalar vardı. “Hocam, yukarı geçelim, oradan bir arabaya binersiniz,” dedim. O, “Biraz yürüyelim, hem de sohbet ederiz. Araba gelirse de bineriz,” dedi.

 Epey yürüdük. Yolun kenarında bir ağaç kütüğü görünce “Buraya oturalım,” dedi, oturduk. Kendisi çok güzel Kur’an okurdu. Fakat, bazı ihfaları yapmıyordu. Ben de “Acaba namazda ihfanın bir fazileti yok mudur ki hocam bunları terkediyor?” diye düşünüyor, fakat “Niye terkediyorsunuz, “ diye de soramıyordum. Konu hiç buralara gelmemişken aniden “İhfa çok güzeldir, faziletlidir ama insan ihitiyarlayınca sesi bozuluyor, nefesi de yetmiyor,” dedi. Hocama karşı ilk devirlerde samimiyetimi artıran  hadise bu olmuştu. Ben cevabımı almıştım, o kadar yol yürümeme rağmen ayağımda da bir ağrı kalmamıştı.

 Köyde imamlık yapıyordum. Köylü “Hastalarımızı okuyacaksın, yoksa seni burada saklamazlar,” dediler. Ama biz gençtik, okunmak için genç hanımlar geliyordu. Bu durumdan sıkılmakta ve tedirgin olmakta ve gelenleri okusam mı? okumasam mı? diye düşünüyor fakat Hacı babaya bu husustaki fikrini de soramıyordum. Yine bizleri ziyaret ettiği bir zaman aniden “Kendi nefsinizi hatalardan koruyun, ama insanların meşru olan arzu ve ihtiyaçlarını da reddetmeyin. Onlar sizden bir şey bekliyorsa, siz elinizden geleni onlardan esirgeme hakkına sahip değilsiniz,“ buyurarak sorumun cevabını vermiş oldu.

 Bir de amcamla aramızda yer meselesinden bazı ihtilaflar olmuştu bu hususta da tavsiyelerini öğrenmek istiyordum. Yine sohbet esnasında “Dünya için münakaşaya değmez” buyurarak bu hususta da bize rehberlik etti.

 Hacı Abdurrahman Efendi hediye alır ve verirdi. Ben onun bu özelliğine hayrandım. Küçük bir çantası vardı. Bu çantanın içinden şeker ve benzeri şeyler asla eksik olmazdı. Ne kadar gezmiş isek, hangi eve gitmiş isek bir çocuk görüp de ona şeker vermediğine şahit olmadım.

Kendisine çok hediye gelirdi. Ancak hediyeleri evinde iki günden fazla saklamazdı. Hemen etrafa, komşulara, gelene gidene dağıtırdı. Bu hediyelerden çok nadir olarak ev halkına da ikram ederdi. Fakat toplumu daha öncelikli olarak düşündüğü için aldığı hediyeleri gelen insanlara verirdi. 

Misafir gittiği yerlere mutlaka büyük, küçük bir hediye getirirdi. Bize şunları tavsiye ederdi. “Hediye verin, hediyeleri kabul edin. Hediye sadakadan üstündür. Hediye Müslümanlar arasında muhabbeti artırır. Hediyenin büyüğü küçüğü olmaz. Bir insanla arkadaş olduğunuz zaman onu bir defa yemeğe davet edersin, ikram edersin. Ardından ikinci defa davet ve ikramda bulunursun. Daha sonra üçüncü bir defa davette veya bir ikramda bulunursun. Buna rağmen arkadaşından bir mukabele, fedakarlık görmez isen onunla arkadaşlık yapma.”

 İrtibatların devamına büyük hassasiyet gösterirdi. Kendisine yazılan mektubu hiçbir zaman cevapsız bırakmazdı. Ben de de birçok mektubu vardır. Ben cevap yazma konusunda biraz tembelim. Hürmetimizi belirtmek için Of’tan Trabzon’a mektup yazardık. Mektubumuza hemen cevap verirdi. Tebrik ve iltifatlarını hiçbir zaman kesmezdi. Sadece bize karşı değil, herkese karşı tavrı aynıydı. Hatta kendisine değişik çevrelerden mektup gelirdi. Gönderdiği cevabi mektuplarda öncelikle, mektubunu aldığını belirtir, ardından ifade-i meramını anlatırdı. Mektuplarını, Osmanlıca yazardı. Mektuplarının başlıkları Arapça ve Farsça ile karışık ve değişik üslupta idi. Mektupları edebi bir üsluba sahipti.

 Davetlere icabet etmeye de azami dikkat ederdi. Hatta bir gün Rize’nin Kendirli kasabasına gittik. Oradaki cemaat “Hoca Efendi bu sefer geç geldiniz,” dediler. O da, “İstemediniz ki, erken gelseydik,” diyerek, İstek olunca icabet gerekir buyurdu.

  Misafirlerinin ağırlanmasına da aşırı titizlik gösterirdi. Uzaktan gelen bazı misafirlere kendi odasını tahsis ettiği de olurdu. Misafirlerini, kesinlikle ikram etmeden yollamazdı. En azından şeker ve kahve ikram ederdi.

 İhvanını ziyarette bulunur “Bu bir samimiyettir,” derdi. Bu olayların verdiği feyz ve tecellileri anlatmak istesek de gerektiği gibi anlatamayız. İhvanına karşı sevgisi sonsuzdu. Onlar ziyaretine gelmezse bile, onları ziyaret ederek, nasihatte bulunurdu. İhvanı arasında bir ayrıcalık yapmazdı, “Bizim aramızdaki bağ, Allah için olan muhabbet bağıdır, Bunu ifade etmek de zordur,” buyururdu.

 Kadınlara karşı hiç bir zaman sünnet-i Resulullah’ı terk etmemiştir. Hiç bir kadına el vermemiştir. 1967 yılı hac dönüşünde kalp rahatsızlığı geçirir. Bir müddet İstanbul’da aldıktan sonra Trabzon’a döner ve evinde istirahat eder. Bir gün rahatsızlığı sebebiyle dalgınlığından istifade eden yaşlı bir hanım, elini öper durumu fark eden Hacı Abdurrahman Efendi kadını ikaz ederek, bu davranışından dolayı Allah’ın kendisini affetmesi için tevbe etmesini ve kendisine kırıldığını ifade eder. Kadınlarla, yanında mahremi olmadan katiyyen görüşmezdi. Oldukça geniş bir hanım cemaati de vardı. Ama hiçbir zaman hiç bir kadın eli, Rasulullahın eline değmediği gibi. Onun da eline değmemiştir.

 Bize yaptığı tavsiyelerde, “Hiç bir hanıma elinizi vermeyiniz,” derdi. Hanımları irşad ederken bir yerde oturur. Yanlarında bir erkek yada kadının mahremlerinden birini bulundurarak, onlara gereken tavsiyelerde bulunurdu.

 Meczuplara da, diğer insanlara davrandığı gibi davranırdı. İnsanlar arasında ayırım yapmazdı. İnsanların hepsine karşı şefkatli idi. İyi davranırdı. Ve hepsini iyi görmeyi tavsiye ederdi.

Fakirlere karşı kendi imkanlarını kullanırdı. Zenginlerden onlar için yardım alırdı. Hatta zenginler için şöyle derdi; Burada şu kadar yaşadık, “Şu zekatımı alda, fakirlere ver diyen,” bir zengini de görmedim, derdi. “Bunlar ne kadar cimrileşmiş,” diye üzüntülerini ifade ederdi. Kendi imkanlarını kullanır, başkalarından bir şey istemezdi. Ancak fırsatını bulduğunda, fakirlere dışarıdan yardım toplamayı da ihmal etmezdi.

 Anlaşılır şekilde sohbet yapardı. Adeta herkesin alması gerekenleri cebine kordu. Kendisiyle yaptığımız seyahatler esnasında şöyle bir olay yaşadık. Bir camiye gitmiştik. Orada Hoca Efendiyi vaaz etmek için kürsüye davet ettiler. Kürsüye çıkınca: “Herkes abdesti ilmi olarak size anlattı, ama ben başka şekilde anlatayım" diyerek, kollarını sıyırıp, göstere göstere abdesti güzelce anlattı. Ardından namazın kılınışını da bu şekilde anlatınca,” cemaat çok oldu. Bir çok noksanlıklarını giderdiği için kendisine şükranlarını ifade ettiler.

Sürekli olarak “Tasavvuf ehlinin ölçüsü sünnettir. Bundan dolayı, sünneti, hayatlarının her kademesine uygulamaya gayret ederler,” derdi.  Kendisi de buna çok dikkat ederdi. Nasıl ki Resul-ü Ekrem Efendimiz yolda koşarak ve süratli bir şekilde gitmezdi. Hacı Abdurrahman Efendi de öyle idi. Yolda giderken ona yetişmek isteyenler ona yetişemezlerdi. Kafasını hiçbir zaman sağa sola çevirmez. Bize de öyle tavsiye ederdi. “Nereye gidiyorsanız oraya gidin, başınızı öteye beriye çevirmeyin.” Yokuşta insan nasıl yavaş gider de, hızlı inerse öyle giderdi. Selamı da kimseden esirgemezdi.

 Her şeyi çok temizdi. Bize ilk geldiklerinde, bizim evler köy evleriydi. Tuvaletlerin yanında lavabo gibi müştemilşat yoktu. Bize “Şu tuvaletten çıkınca, bir lavabo, birde sabun olsa ne güzel olur,” buyurarak bizleri nazik bir şekilde ikaz etmişti. Giyimde lüksü tercih etmez, fakat giydiklerinin temiz olmasına büyük titizlik gösterirdi.

 Hocamız hemen hemen yediği her lokmada besmele söylerdi. Sofrada tuz bulundurur. Yemeğe tuz ile başlar ve tuz ile bitirirdi. Hazreti Ali’den rivayet edilen “Yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitiren kimse, mide ve bağırsak hastalığı görmez.” hadisini anlatır, buna dikkat eder ve ailesine de bunu çokça tavsiye ederdi.”

 Su içerken de adaba riayet ederek, suyu oturarak ve üç yudumda içerdi. Ayakta içmenin zararından bahsederdi. Sofrada su bulundurmaya özen gösterir ve “İkramın en faziletlisi hane sahibi tarafından verilen sudur", buyururdu.

 İsraftan kaçınır, müsrif olmayan bir hayat yaşardı. Sahip olduğu imkanları insanlara infak eder, fakat evlatlarından hiçbir zaman bir şey istemezdi.

 Ticaret ahlakı da örnekti. Hatta ortaklıkta yapmıştı. Of’ta meşhur Hafız Mustafa vardı. Onunla birlikte belli bir müddet ortaklıkta bulunmuşlardı. Sonra Hafız Mustafa Of’a gitmek isteyince ayrıldılar. Ticaretinde fedakârdı. Küçük hesaplar içerisine hiç girmemiştir. Daima ölçü ve tartıda karşısındakinin lehine davranırdı. İnsanları hiçbir zaman mahcup etmeyi istemezdi. Hatta şöyle bir olay olmuştu; Birisi göz göre göre masanın üzerindeki parayı alıp giderken, oğlu da peşine gitmek istedi. O, bırak her ne kadar yaptığı yanlışsa da ihtiyaç sahibi olabilir diye takibini men etti.

“Müslümanın bulunduğu safı tespit etmesi gerekir, kendi hakkını koruması için inancından taviz vermeden yapabileceği şeylerden kaçmamalıdır.” derdi. Aktif bir şekilde siyasi faaliyetlerde bulunmadı. Halk partisinin cumhuriyetin ilk yıllarındaki baskıcı idaresine karşılık, ihvanına Demokrat Partiye yardımcı olmalarını tavsiye etti. Daha sonra Milli Nizamın kurulmasında yardımı oldu. “İslam, Hakk - Batıl mücadelesidir. Bir mü’minin batılın saflarında olması mümkün değildir,” diye söyleyerek ihvanını bu yapının kurulması için teşvik etti.

 Said-i Nursi Hazretleriyle Trabzon’a geldiği zaman görüşen Hocamız, Rize’de onunla irtibatı olan, ismini şu anda hatırlayamadığım bir doktoru da ziyaret ederdi. İstihbarat onu takip ederek bir gün ifadesini almak isterler. Kendisine “Sen Nurcu musun?” diye soran yetkililere Hacı Abdurrahman Efendi “Nurcu değilim, ama nursuz da değilim,” diye cevap vermiştir.

 Elmalı’nın tefsirlerini okurdu ve bunu tavsiye ederdi. Ömer Nasuhi Bilmen’i de hayırla anardı. İyi birer âlim olduklarını söylerdi.

 Devlet adamlarıyla ilişkisi olmazdı. “Görüyorsunuz bunlar beni sevmez,” derdi. Çünkü “Biz cumhuriyetin ilk günlerinde kitap satıyorduk. Kitap satmamızı yasakladılar. Evler aranacaktı. Evden kitapları çuvallara doldurup bir at arabası kiralayıp ona yükledik. Hamal da bunların üstüne oturdu. Güya odun var diye Akçaabat’ın bir köyüne götürdük, Biz her evde bir Kur’an bulunsun isterdik. Emniyete sorardık ne satalım. Kur’an-ı Kerim ve Mevlüd satabilirsiniz, derlerdi. Sattığımız zaman da yine gider alıp götürürdüler. Tekrar satış izni için başvururduk, yine alın satın derlerdi, arkasından polis gelip kitapları alırdı. Bir gün polis geldi ve Kur-anları mangala attı. Arkadan birde bizi tartakladılar. Sonra götürüp üç günde içeride yatırdılar. Onun için bunlarla birbirimizi sevmeyiz,” derdi.

 Bize, "hiçbir zaman şeyhinizi methetmeyin, şeyhiniz için kutup demeyin,” derdi. Arkasından kendisini kutup diye tanıtmak isteyen bir müntesibini çağırarak “İnsanları niçin sahip olmadıkları makamlarda gösteriyorsunuz?” diyerek azarlamış ve her halinde olduğu gibi kendisiyle ilgili meselelerde de daima tevazu yolunu seçmiştir.

 Sünnete uymaya büyük bir itina gösterirdi. Bir örnek verecek olursak, tabağına dolma koyarken hiç bir zaman çift koymamıştır. Ya bir dolma alırdı, yada üç dolma. Buna çok dikkat ederdi. Biz kendisinde, sünnetin dışında bir hareket görmedik. Şunu sayalım da şu kalsın dersek, eksik olur. Sünnete kasıtlı muhalefet eden insanların insanlığa hizmet edemeyeceğinden bahseder ve bu gibilerden uzak durmamızı söylerdi.

 Abdest ve namaz hususunda dikkati çeken bir özelliği yoktu. Orada da tadili erkan ve sünnete riayet ederdi. Teheccüdü namazlarını aksatmaz, sabah namazını kılınıncaya kadar, yatmaz, misafir olduğu zaman bile işrak vaktini bekler, ekseriyetle namazını kıldıktan sonra kahvaltı yapardı. Ondan sonra da bir müddet uyurdu. Kalkınca Delail-i Hayrat’ı ve Kur’an-ı Kerim okur. Sonra öğle vakti yaklaşırdı. Abdestini alır ve halkla sohbet ederdi. Genellikle yatsıdan sonra hemen yatardı.

 Hastalığından hiç bir zaman şikayetçi olmamıştı. Hatta tevekkül ehli idi. Doktarların uzun boylu perhiz ve tavsiyelerine bağlanmazdı. Ortalama gidelim derdi. Hasta iken, çok fazla perhiz vermişlerdi. Yemek yerken oğlu Necmeddin; “Baba bunlar biraz yağlıdır, tuzludur,” deyince,  yemeğime karışma dedi. Bunları Allah (c.c.) fayda için yarattı. Ondan sonra da, “Ye Abdurrahman ye, bundan sonra kimse yemeğine karışamaz,” dedi.

 “Vefa ilahi emirdir,” derdi ve verdiği sözleri kesinlikle yerine getirirdi. Bize şu gün geleceğim, deyip de, gelmediğine hiç rastlamadık.

 Rızk hususunda “Tasavvuf ehli, kamil insanların bir düşünce telaşı olmaz,” derdi. Cenab-ı Allah (c.c) “Yeryüzündeki bütün varlıkların rızkı, bizim üzerimizedir, dedikten sonra, bu hususta endişeye kapılmak yersizdir." derdi. Kendileri belli bir zaman ticaretle meşgul oldular. Buradaki gayesi de, topluma İslam’ı tebliğ etmekti. Çünkü her yerde her zaman her şey anlatılamıyor. Onun için o dar günlerde, ticaret şemsiyesi altında tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürmüştür.

 Bize “Kur’an ve Sünnet yolunda yürüyen cemaatler, isimleri farklı olsa da tek bir cemaattir. Kur’an ve Sünnetin dışındakilerin de hepsi bir cemaattir. Biz bunları en güzel şekilde böyle tanıyabiliriz. Eğer Kur’an-a ve Sünnete hizmet etmeye karar vermişseler, hepsi bizim kardeşlerimizdir. Kur’an ve Sünnetin dışındaki tasavvuf yollarının hepsi batıldır. Bu hususlara çok dikkat ediniz,” derdi.

 Hocamız, Mehdi (a.s) Hazretleri ile ilgili hadisleri okur ve anlatırdı. “Kıyamet alametlerini zamana bağlamayınız, Çünkü Allah’ın indinde, zaman yoktur,” derdi. "Cenab-ı Allah (c.c) Peygamber’e ve bir takım evliyaya bazı keşifler ihsan eder. Bunlar bir film şeridi gibi gelip geçici şeylerdir. Kâinatta olacak-bitecek bütün işler, saniyeler içinden insanın gözünün önünden geçip gider. Bu zat-ı ilâhinin tecellileridir. Araya saniye de girmiyor. Belli şeyler olacağını insan keşfedebilir. Fakat hadisenin zamanını bilmesi mümkün değildir. Bundan dolayı gelecekle ilgili hadiselere, zaman tayini yapmayın derdi. Eğer öyle yaparsanız, sonra sözleriniz yanlış çıkar. Bu da İslam’a mal edilir. Onun için olacaklar hakkında, Mehdi’nin (a.s) geleceği hakkında kaydedilmiş olan hadisler, itikat kitapları sonundaki Mehdi kayıtları, boşu boşuna kayıtlara alınmamış. Onun için Mehdi bekleniyor. Hatta bazı olaylara dikkatler çekiliyor,” derdi. Buharideki, kıyametle alakalı on büyük alameti anlatan hadisler dışında, herhangi bir şey söylemezlerdi.

 “Hz. Adem (a.s) Hakk ile geldi, batıl yok idi. Batıl sonradan geldi. Sonradan gelen şeyler arazdır. Bunlar bulutlar gibidir. Güneş Haktır ama bulutlar arazdır,” diye söyleyerek “Müslümanların üzerindeki karanlık bulutlarının araz olduğunu, inşaallah kısa zaman içerisinde dağılacağını" ifade ederdi.

 İslam’ın geleceği pek parlaktır. Ama ne zamandır onu bilemiyoruz. Güneş doğmadan önce bulutlar havayı karartır. Patırtı gürültü olur. Şimşekler çakar, yıldırımlar düşer. Bunlar olacak ama, sonunda bütün bulutlar gidecek. Bundan dolayı kesinlikle ümidimizi kesmememizi bize tavsiye ederdi.

 Edebiyatı severdi. Evinde beyitlerden bir bant doldurmuştu. "Beni irşad eden Yunus’un bir mısrasıdır", derdi. Arapça ve Farsça’yı bilirdiu, batı dillerinden bildiği yoktu.

 “Dünya hayatı boyunca insanı tanımanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Sünneti Kur’anın dışında görmemek gerekiyor. Tasavvuf ehli sünnete çok önem verir. Çünkü sünnet Kur’an’a dayalıdır. “Resûl size ne veriyorsa onu alın,” hükmü her halinize şamildir. Size ne veriyorsa, sözüyle, hareketleriyle, onu alın, neden nehyediyorsa, ondan kaçının. Sünneti böyle anlamamız gerekir,” derdi.

“Tasavvuf, Kur’an ve Sünneti önder, örnek almış. Onun dışındakilerin dalalet ve batıl olduğunu belirtmiş. Hakkın dışındakilerin hepsi şaşkınlık yollarıdır,” derdi.

Bütün tavsiyeleri, Kur’an ve sünnete bağlanmak içindi. Şöyle derdi: “Zaten inancımızı yıkmak isteyenler, evvela insanları sünnetten koparmaya gayret ediyorlar. İslam dini Peygamberimize Kur’anın gelmesiyle tamamlanmıştır. İslam dini Peygamberin hayatıyla tescil edilmiştir. Daha sonra sahabenin hayatıyla, ondan sonra yıllar boyu müttaki zikir ehli ulemanın hayatlarıyla imzalanmıştır. Bu bir gerçek, saklanamaz bir hakikattir.” İslam dininin böyle bir din olduğunu belirterek, insanların nefislerini tarikat mekteplerinde eğiterek terbiye etmesini tavsiye ederlerdi.

 Hocamızla ilgili anlatılacak şeyler muhakkak ki bu kadarla sınırlı değildir. Biz onun hayatından şu kısa zaman içerisinde hatırladıklarımız ise aktarmaya gayret ettik. Umulur ki okuyanlar istifade ederler.

 Mekke-i Mükerremede Hafız Ahmed Zeki diye Hanefi mezhebine mensup bir Trabzon delili vardı. Bu zat çok muttaki ve samimi bir insandı. Biz hacca gidince Hacı baba’nın tavsiyesi üzerine o delilin yanına giderdik. Bizi evinde misafir ederdi.

 Hacılarla uğraşmak çok zordur. Ne yapsan onları memnun edemezsin. Bu seyahatlerimiz esnasında bir hacı pasaportunu kaybeder. Ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Çünkü yeniden pasaport çıkartmak oldukça zor ve zaman isteyen bir işti. Biz ise ertesi sabah yola çıkacaktık. Delile gittik hadiseyi anlattık. O bu işi hallederiz ama zaman lazım dedi. Biz de arkadaşı bırakacak durumda değiliz bu lisan bilmez dedik. Bunun üzerine bir çaresine bakarız dedi. Ertesi sabah bizimle Mekke’nin çıkış kapısına kadar geldi ve “şöyle toplanın, ben dua edeyim sizler amin diyin inşallah geçip gidersiniz bir aksilik çıkarsa onu o zaman düşünürüz” dedi. Hafız Ahmet Zeki Efendi Mekke kapısından çıkarken çok uzun bir dua okur. Bu duayı hiçbir zaman unutamam. Böylece Mekke'den ayrıldık. Yol boyunca bir çok yerde pasaport kontrolü oldu, ama Türkiye’ye gelene kadar hiçbirinde o arkadaşımıza pasaportunu sormadılar. Böyle insanlar artık bulunmaz. Hafız Ahmet Osmanlıdan bahsederken gözünden aşağı yaşlar akardı. 

 Hacı baba bir gün vapurla Trabzon’dan İstanbul’a giderken Samsuna gelir. Gemi burada 5-6 saat mola verir. Hacı baba’nın geldiğini haber alan Hacı Şuayb Kosif hemen limana gelip onu gemiden alır. Hacı Şuayb hacı babanın biletini alınca 3 mevki olduğunu görür, gidip farkını vererek bileti ikinci mevki yapar. Daha sonra Hacı baba Hacı Şuayb’a “Bunun niçin yaptın” der. Fakat iltifattan da çok memnun olur. Bu bize Hacı baba’nın imkanı olduğu halde lükse yanaşmadığının bir başka delili idi.

  

 

 

 

Hüseyin Manzak (Samsun) anlatıyor…

 

Kendisine hacı baba diye hitap ettiğimiz Hacı Abdurrahman Efendi ile 1960 lı yıllarda tanıştık. Kendisi çok vakur, heybetli, hakikati çekinmeden söyleyen ve hiç bir şeye tenezzül etmeyen bir zattı.

 Biz o zamanlar çok çekingendik. Hocamızın yanında bir şey demeye cesaret edemezdik. Bundan dolayı yanına gidince bir kenarda oturup anlatılanları dinlerdik. 1969 da Milli Nizam Partisinin teşkilatlanması ile ilgili faaliyetlerde bulunmaya başlayınca yapılacak işler hakkında istişarede bulunmak için her hafta Samsun’dan Trabzon’a ziyaretine gittim. Bu vesile ile çok sık ve daha rahat olarak görüşmeye başladık.

 Gerek bu esnada, gerekse değişik zamanlarda şahit olduğumuz bazı halleri vardır ki bunlar iki kişi arasındaki özel haller ve şahadetler olduğu için söylemeye gerek yoktur. Ama bazı hatıralarımız anlatmak gerekirse:

 Bir gün Efendi Hazretleriyle Kastamonu üzerinden Zonguldak ve İstanbul seyahatim oldu. Kastamonu’dan geçerken Hacı Şabanı Veli hazretlerini duyup duymadığımı sordu. Ben de ilk defa bu yoldan geldiğimi dolayısıyla bilgimin olmadığını söyledim.

 Bana onun kabrine giden yolları tarif etti ve hayatı hakkında kısa bilgi vererek “Buraya gelip d