|
HAYATI
Aslen Trabzon'un Arsin ilçesinin Sifla köyünden olan Hacı Abdurrahman Efendi’nin dedesi, Abdullah
Efendi’dir.
Babaannesi Abdurrahman Efendi’nin
babasına üç aylık hamile iken dedesi Abdullah Efendi ağaçtan düşerek
vefat eder. Yetim kalan çocuklar anneleri tarafından büyütülür.
Abdurrahman Efendi’nin babası Ali Osman
Efendi, annesi Fatıma Alime Hanımdır. Annesinin teşvikinden dolayı Ali
Osman Efendinin ilme karşı büyük bir merakı vardı. Fakat şartlar müsait
olmadığından dolayı bu arzusunu gerçekleştiremedi. Bundan dolayı
çocuklarını okutmak için bütün imkanlarını seferber etmiş ve bu gayretinde de
muvaffak olmuştur.
Çocuklarından büyük oğlu Mehmet Efendi,
Arapça ve Farsça lisanlarına vakıf büyük bir alim olmuş, ismini tespit
edemediğimiz bir okulda müderrislik vazifesinde bulunmuştur. Ortanca
oğlu Hacı Salih Efendi ise bir müddet ilim tahsil ettikten sonra
tasavvufa meylederek, ticarete atılmış ve “altın makas” terzi ünvanına
sahip bir terzi olmuştur. Küçük oğlu olan Abdurrahman Efendi ise zahir
ve batın ilimlere vakıf bir ilim ehli olarak yetişmiştir.
Abdurrahman Efendi altı erkek, bir de
kız olmak üzere yedi kardeştiler. Bunların dördü bebek yaşlarında vefat
etmiştir. Büyük ağabeyi Hacı Mehmet Efendi 1915 yılında yakalandığı
bir hastalıktan dolayı genç yaşta, diğer ağabeyi Hacı Salih Efendi ise
kendisinden dokuz yıl sonra 1981 yılında vefat etmiştir.
Hacı Abdurrahman Efendi, ailenin beşinci
ferdi olarak 18 Zilkade 1307 (5/7/1890) Cumartesi günü Trabzon’un
Arafilboyu
mahallesinde, ilim meraklısı bir ailenin beşinci evladı olarak dünyaya
gelmiştir.
Abdurrahman Efendi, dört yaşında o devir
mahallelerinde bulunan kadın hocalardan Kur’an-ı Kerim tahsiline, on
yaşlarında ise Pazarkapı mahallesinde bulunan İslahane mektebinde, ilim
tahsiline başlamıştır. Burada dört sene okuduktan sonra ayrılıp, babasının
yanında beşikçilik mesleğinde çalışmaya başladı. Burada zevk almadan beş sene
çalışan Abdurrahman Efendi daha sonra amcası Hafız Ahmed Efendi’nin bakkal dükkanında
çalıştı. Kendisini saran ilim hevesi ile ticaretin bir arada
yürümeyeceğine karar vererek bir müddet sonra amcasının yanından da
ayrılmıştır.
Daha sonra tanıdıkları bir mektep
muallimi olan Dağıstanlı Ali Hoca’yı bularak ondan özel Arapça dersleri
almaya başladı. Bu arada Müftü camii medresesine de kaydolarak, ilim
tahsiline devam etti. Aynı zamanda Müftü camiinde müezzinlik görevine de
başlamıştı. Burada büyük bir alim ve müderris olan Hafız Salih Efendiden
ilim tahsiline devam etti. Bu arada Zeytinlik medresesi muallimlerinden
de Kur’an-ı Kerim kıraati ve talimi dersleri de almaya başladı. Bu arada
bir müddet sonra, hocası Hafız Salih Efendi hastalanarak vefat etti.
Hacı Abdurrahman Efendi, amcasının
yanında çalışırken kendi kendine “Emsile” isimli Arapçanın ilk temel
dilbilgisi kitabını ezberlemişti. Daha sonra Müftü camii medresesine
kaydolunca Hafız Salih Efendi’den “Sarf-Nahiv” dersleri okumaya başlamış
ve “Kafiyeye” kadar ders kitaplarının tamamını ezberlemişti. “Molla
cami” kitabının “Mensubat” ve “Mecrurat” bahislerine kadar Arap diliyle
ilgili bahisleri okudu. Bu arada, akaid, usulü fıkıh, hadis ve tefsir
sahasında bir çok dersi tamamladı.
Hacı Abdurrahman Efendi, hocası Hafız
Salih Efendinin vefatından sonra, tahsilini devam ettirerek ilmini
tekamül ettirmek için Trabzon dışına çıkmaya karar verir. Bu kararı
üzerine 1913 yılında ağabeyi müderris Mehmet Efendi ile birlikte
İstanbul’a gitmek üzere Trabzon’dan ayrılırlar.
Büyük biraderi müderris Mehmet Efendi,
Arapça, Farsça lisanlarına vakıf, dini ilimlere, tasavvufa ve ilim
ehline karşı büyük muhabbet besleyen bir zattır.
Ağabeyi ile beraber İstanbul’a giden
Hacı Abdurrahman Efendi, burada bir müddet kaldıktan sonra İzmir’e,
oradan da büyük bir zatın varlığını haber aldıkları Armutlu nahiyesine
giderler. Orada Şeyh Efendinin oğlu olan müderris Hacı Ahmed Efendinin
yanında otuz iki gün kalarak, ilim tahsiline devam ederler.
Buradaki eğitim kendilerini tatmin
etmediğinden oradan ayrılarak Şam’a giderler. Burada Darü’l Hadis
medresesinde meşhur şeyh Bedrettin Hazretlerinden ilim tahsiline devam
ederler. Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra Sultan
Abdülhamit’in yaptırmış olduğu Hicaz demiryoluyla Medine’ye giderler.
Medine-i Münevvere’de Çinliler
tarafından yaptırılmış olan İrfaniye medresesinde kendilerine tahsis
edilen bir odaya yerleşerek ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet
sonra anne babasının ısrarları üzerine tahsillerine ara vererek hac
vazifelerini yapıp 2,5 yıl üzerine çıktığı ilim seyahatini tamamlayarak
Trabzon’a dönerler.
Hacı Abdurrahman Efendi hac dönüşünde
ilim merakı yüzünden tekrar İstanbul’a gitmeye karar verir. Ancak 1915
yılında seferberlik ilan edilince mecburen memlekette kalır ve askere
gider. Kafkas alayı 2. Tabur 6. Bölük hocalığına tayin edilir. Vazifeli
olarak Batum’da bulunduğu sıralarda kışla önünde birliklerinin uğradığı
saldırıda sol omzundan yaralanarak askerlikten terhis edilir.
Bu arada biraderi Hacı Mehmet Efendi
yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta vefat eder. Hacı
Abdurrahman Efendi ailesiyle beraber seferberliğin ilanı sebebi ile
Samsun’a hicret eder. Burada da hanımı vefat eder. Seferberlik esnasında
bir müddet Samsun’da ikamet eder akabinde tekrar Trabzon’a dönerler.
Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili
için seyahat ederken İstanbul’dan İzmir’e gitmek üzere bindikleri
vapurda Ahmed Hamdi Akseki gibi bir çok ilim ehli ile tanışır. Burada
tanıştıkları bir evkaf müdürü kendisine, Tokat’ın Erbaa ilçesinin Eksel
köyünde Muhammed Bahrullah isimli bir Nakşî meşayihinin bulunduğunu
söyler. Hacı Abdurrahman Efendi seferberlik esnasında Samsun’a gidince bu
Şeyh Efendiyi ziyarete gider. Onun tekkesinde beş gün kalır. Bu arada
Şeyh Efendiye intisap eder.
Hacı Abdurrahman Efendi Trabzon’a
döndükten bir müddet sonra, şeyhi Muhammed Bahrullah Efendinin vefat
haberini alır. Bunun üzerine daha evvelden tanıdığı Gümüşhaneli
dergahına bağlı Of’lu, Hacı Ferşad Efendi diye bilinen İbrahim Hakkı
Hazretlerine intisap eder.
Hicri 1342 yılının Cemayizel ahirinde
(1924 yılı Ocak ayı) Gümüşhaneli Ahmed Ziyauddin Hazretlerinin İstanbul
Babıali mevkiinde bulunan ve şu anda tamamen yıkılmış olan tekkesinde
vazife yapan Mustafa Fevzi Tekfurdağî Hazretlerinin yanına gider ve ona
intisap eder. Burada bir müddet kalır. 7 Recep 1342 (13/2/1924) Çarşamba
günü riyazete girerler ve 16 Şaban 1342 (22/3/1924) Cumartesi günü
riyazet eğitimini tamamlarlar. Riyazete girenler arasında icazetname
almaya layık olanlardandır.
Tarikata karşı ilgisini kendi
hatıralarında şu şekilde ifade etmektedir.
“Çocukluğumdan itibaren Yunus ve Niyazi
divanlarını ezberler ve okurdum. Bu divanlardaki şiirler bana çok tesir
etmekte, değişik bir dünyanın kapılarını önüme açmaktaydı. Bunlar benim
tarikat yolunu merak etmeme vesile olmuştu. Fakat merak ettiğim bu
yolun, ilimsiz elde edilemeyeceğini de çevremdeki insanları görerek
kavramaktaydım. Bu düşünceler içerisinde yoğrulurken içime Ârabî
ilimleri okuma muhabbeti / hevesi düştü.”
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı
üzere Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat yoluna karşı aşk ve muhabbeti
küçüklüğünden beri vardır. Bu hususları yine kendi hatıralarından
nakledelim:
“Tarikata küçüklüğümden beri aşk, merak ve muhabbetim vardı. Pazarkapı mahallesinde bir Kadiri tekkesi vardı. Birkaç defa buraya
gittim. Ayrıca Ortahisar Camii kenarında Halvetîlerin de bir dergahı
vardı, burada zikir ve esma hatimleri yaparlardı. Buralara da giderek
onların zikirlerini seyrederdim. Lakin kalbimde bu yollara karşı
herhangi bir muhabbet hasıl olmamıştı. Çünkü benim tarikat yolundaki
muhabbetim Nakşibendi tarikatına idi.”
Bu
sevgi, kendisini yukarıda da ifade ettiğimiz gibi evvela Muhammed Bahrullah Efendiye, arkasından Hacı Ferşad Efendiye ve neticede de
Mustafa Fevzi Efendiye doğru yolcu etmiştir.
Tahsil hayatı boyunca hiç kimsenin
tesiri altında kalmadan ilmini insanlara ulaştırmanın tek yolunun da
geçimini kendisinin temin etmesine bağlı olduğunu düşünen Abdurrahman
Efendi, seferberlik dönüşü Trabzon’un Kunduracılar caddesinde daha sonra
da Çarşı Camiinin karşısında kitapçılık yapmaya başlar. Aynı zamanda
Konak Camiinde, ardından Tabakhane Camiinde ve son olarak da sekiz yıl
Çarşı Camiinde imamlık yaparak, irşad vazifesini sürdürür. Günün
şartları gereği bu vazifeden de ayrılır. İlme olan hevesi hiç
azalmadığı için kitapçılık yaptığı sıralar da dükkanı ilim ehli
hocaların istişare ve uğrak yeri olmuştur. İlme olan hevesi sebebi ile
ticari hayatının yanında Trabzon’un yetiştirdiği büyük alimlerden
Mustafa Cansız Hocadan da Farsça okumaya başlar.
Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere
Abdurrahman Efendinin kitapçı dükkanı âdeta bir ilim merkezi, yani
hocaların buluşma mekanı olarak da vazife görmekteydi. Bu durumun
önemini o baskıcı yönetim devrinde yaşayan insanlardan daha iyi
kavrayabilecek kimsenin olmadığı da bir başka hakikattir.
O devirlerde lisan değişimi sebebiyle
Arap harflerine karşı katı bir tutum sergilenmektedir. Birçok defa
Kur’an-ı Kerim sattığı için hakim önüne çıkan, zaman zamanda kitapları
alınarak yakılıp imha edilen Hacı Abdurrahman Efendi, hiçbir yılgınlık
göstermeden vazifesine devam etmiştir.
Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili
için gittikleri Medine'den dönünce evlenir. İlk hanımı yukarıda ifade
ettiğimiz üzere seferberlik esnasında Samsun’da vefat etmiştir. Daha sonra
evlendiği Tayyibe hanımdan altı erkek evladı olur. Bu çocukların en
küçüğü beş aylık iken bu hanımı da vefat eder. Bundan sonra aldığı hanım
efendi de vefat etmiştir.. Daha sonra evlendiği Methiyye hanımdan
ise iki kız evladı
olur. Bundan sonra da Müzeyyen hanımla evlenir. Bu hanımı da Abdurrahman
Efendi'nin
vefatından on iki yıl sonra 1984 yılında vefat eder. Kabri Hacı
Abdurrahman Efendinin kabri civarındadır.
Abdurrahman Efendi’nin altı erkek ve iki
kız evladından Büyük oğlu Necmeddin BEŞİKÇİ kendinden 5 yıl sonra
14/1/1977 yılında vefat eder. Abdullah isimli evladı üç yaşında,
Şemseddin ise dokuz yaşında hafızlık yaparken annesinin vefatına duyduğu
üzüntüden dolayı hastalanarak vefat eder. Mahmut Saadeddin, İbrahim
Alaeddin ve Emaneddin Ali hâlen hayattadır.
Abdurrahman Efendi'nin çocukları
annelerini küçük yaşta kaybettiklerinden dolayı oldukça sıkıntılı bir
çocukluk hayatı yaşarlar. Hayatta olan dört evladı çeşitli sıkıntılar
içerisinde hayatlarını devam ettirir. Ve her biri ayrı bir işle meşgul
olur. Günün şartları sebebiyle ilim tahsil etme imkanı bulamazlar. Ancak
küçük oğlu Ali, hafızlık yapma imkanına kavuşur. Bu arada bütün çocukları
ailenin getirdiği bir İslami kültüre sahip olurlar.
Hacı Abdurrahman Efendi irşad ve tebliğ
vazifesi sırasında bilhassa Karadeniz bölgesinin tamamında, Gümüşhane ve
Erzurum bölgelerinde büyük bir cemaat kitlesine sahip olur.
Abdurrahman Efendi sık sık İstanbul’a
seyahat ederdi. Çünkü İstanbul’da, kendi döneminde Mustafa Fevzi
Efendi’den hilafet alan Mehmet Zahid Kotku Efendi ile görüşür, gerekli
görülen hususlar hakkında istişarelerde bulunurlardı. Bundan dolayı
Mehmet Zahid Efendiyle aralarında büyük bir muhabbet bağı vardı.
Hacı Abdurrahman Efendi, Nakşibendî
tarikatından hilafet ve vekalet görevini aldıktan sonra sürekli olarak
seyahatlerde bulunarak, tebliğ ve irşad faaliyetinin sırtına yüklediği
mesuliyeti yerine getirmeye çalışırdı. Bu vesile ile birçok defa
Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi olan Gümüşhane’ye gitmiştir.
Bilhassa yaz aylarında Gümüşhane ve çevresinde uzun müddet kalarak
tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürürdü.
Hacı Abdurrahman Efendi bir edep
abidesi olarak çevresindekilerden saygı ve hürmet görürdü. Evin kumanya
ihtiyacını da bizzat kendisi görürdü. Hiçbir zaman içini gösteren
ambalajlarda bir şey taşımazdı. Az veya çok aldığı malzemelere
başkalarının nazarının yönelmesine sebep olmak istemezdi. Çünkü insanlar
arasında imkânları bunları almaya yetmeyecek olanlar mevcuttu. Bir çok
defa aldığı malzemeleri yolda yanına gelen muhtaç insanlara vermiştir.
8 Eylül 1972 Cuma günü torunu ile
birlikte sabah erkenden evin ihtiyaçlarını almak üzere çarşıya çıkan
Hacı Abdurrahman Efendinin Hakk ve hakikat üzere bir ömür boyu
sürdürdüğü hayatı 82 yaşında iken sona erer. O gün Trabzon’da sebze
pazarının içerisinde bulunan “Kadın Halinin” giriş kapısının karşısında
rahatsızlanır. Yanında bulunan torunu Ahmet Faruk BEŞİKÇİ’ye aldığı
yemekliklerin eve getirilip pişirilerek yenmesini ve oğlu Hacı Necmettin
BEŞİKÇİ’ye rahatsızlandığını haber vermesini söyleyerek böyle
hadiselerde bile insanların mûtad işlerine devam etmelerini tavsiye
etmiştir. Pazarkapı mahallesinde bulunan evine getirildikten kısa bir müddet
sonra vefat etmiştir.
Cenazesi, Necmeddin ERBAKAN’ın da
aralarında bulunduğu Trabzon da o güne kadar görülmemiş büyük bir
cemaatin iştiraki ile 9 Eylül 1972 Cumartesi günü ikindi namazını
müteakip kılınan namazın ardından Toklu köyündeki aile kabristanlığına
defnedilir. Cenazesini İstanbul Sankiyedim Camii imamı Mehmet Emin KUTLUOĞLU kıldırmıştır.
 
İRŞAD FAALİYETLERİ
Hacı Abdurrahman Efendi hiçbir zaman
büyük, küçük, zengin, fakir, şehirli, köylü ve grup ayrımı yapmadan
tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürmüştür. Herkesle en güzel şekilde
ilgilenmiştir. İster gece, ister gündüz olsun, gelenleri hiçbir zaman geri
çevirmeyerek dertlerini dinlemiş, mümkün olan maddi ve manevi yardımı
yapmıştır.
Hacı Abdurrahman Efendi irşad görevi
sırasında birçok çilelerle karşılaşmışr ve hepsine göğüs germitir. Ülkemizde
fetret devri diye hatırlanan devirlerde büyük zorluklar çekmiştir. Hacı
Abdurrahman Efendi’nin dükkanında birçok defalar Kur’an-ı Kerimler
alınıp yakılmış, bunları bulundurduğu için ifade vermek zorunda kalmış
ve bunları sattığından dolayı kısa süreli hapse girmiştir.
Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat
anlayışında keramete pek itibar yoktur.
“En büyük keramet istikamet
üzere yaşamaktır,”
buyurarak müntesiplerine daima Kur’an ve sünnete
bağlı bir hayat yaşamalarını tavsiye etmiştir.
 
İLME, EĞİTİME VE
ALİMLERE VERDİĞİ ÖNEM
Alimlere ve ilme çok büyük önem
vermiştir. Evlatlarına yaptığı vasiyetinde alimler için söylediği
“Din
ulemasına gayet tazim ve hürmet ediniz, onlarla konuştuğunuz zaman güler
yüzle dualarını celbediniz.” sözü çok dikkat çekicidir.
İlme verdiği önemi yine evlatlarına
yaptığı vasiyetinde de görebiliriz. Evlatlarına şöyle vasiyet eder;
“Hiç olmazsa evlatlarınızdan birine, dini
ilimleri tahsil ettiriniz ki, evleriniz harabe olmasın.”
Müntesiplerine de, israftan azami
derecede korunmayı, ifrat ve tefrit dengelerini koruyarak, orta hal
üzere yaşamayı tavsiye etmiştir. Cemaatini, yaşayışlarında Rabb’imizin
koyduğu hududu aşmamaları hususunda sürekli ikaz ederdi.
Sosyal faaliyetlerden de hiç bir zaman
uzak kalmayan Hacı Abdurrahman Efendi, cemaatinin bu gibi müesseselerden
olan vakıf kuruluşlarında bulunmalarını, bu müesseseleri tekrar
canlandırmak için ellerinden gelen gayreti sarf etmeye teşvik ederek,
her zeminde mücadele ve tebliğde bulunmalarını tavsiye ederdi.
İslam davası için hiçbir mali
fedakarlıktan kaçınmamıştır. Bir misal vererek bu hususu ifade etmek
isteriz. O günün şartları gereği Milli Nizam Partisinin kuruluş
faaliyetleri içerisinde bulunmaları için cemaatini teşvik etmişti. Bu
faaliyet için bir miktar para lazım olmuştu. Bunun temini için eşraftan
bazılarına haber yollayarak yardımcı olmalarını istedi. Müntesiplerinden
zengin bir zat beklenenin çok altında bir meblağ gönderince, onun
parasını iade ederek, aldığı emekli maaşının tamamını bu hizmet için
vermiştir.
Hacı Abdurrahman Efendi'nin hayatını daha
güzel kavrayabilmek için, müntesiplerinin onun hakkındaki hatıralarını
zikretmek gerekir. Çünkü onlar birlikte geçirdikleri bir ömür boyunca,
bir çok hadiseye şahit olmuşlardır. Günümüzdeki gibi kayıt cihazlarının
olmadığı devirlerde bu nakiller çok büyük önem taşımaktadır.
 
HACI ADBURRAHMAN EFENDİ’NİN İRŞAD GÖREVİ VERDİĞİ HALİFELERİ
1) Ahmed Yaşar Hocaefendi
Ahmed Yaşar Hoca Efendi 1936 tarihinde
Of’un Ballıca köyünde ailenin tek erkek evladı olarak dünyaya geldi.
Babası Hüseyin annesi Elmas olup, dördü kız olmak üzere beş kardeştiler.
Altı yaşında iken babası vefat eder. Beş kardeş annesinin elinde büyür.
Anneleri ilme çok meraklı olduğundan çocuklarını okutmaya gayrete eder.
Ahmed Yaşar Hoca Efendi 18 yıl süren uzun bir ilim tahsilinden sonra, 18
yıl boyunca da hem öğrenmeye hem de öğrendiklerini talebelerine aktarmaya
gayret ederek yüzlerce talebe yetiştirmiştir.
Bugün hala hayatta olan Ahmed Yaşar Hoca
Efendi, Hacı Abdurrahman Efendiye vekaleten tebliğ ve irşad vazifesini
devam ettirmektedir. Sosyal hayatta da oldukça yoğun bir çalışmanın
içerisinde olan Ahmet Yaşar Hoca efendi Yavuz Selim Vakfının kurulmasına
vesile olmuştur. Hacı Abdurrahman Efendi'nin vefatından sonra Trabzon’a
yerleşen Ahmet Yaşar Hoca efendi, tefsir, hadis ve değişik konularla
ilgili sohbetlerine aralıksız olarak devam etmektedir. Hoca efendi aynı
zamanda ülkemizin değişik vilayetlerinde de sohbet ve irşad
faaliyetlerine devam etmektedir.
1998 yılında Samsun civarında büyük bir
trafik kazasın geçiren Ahmet YAŞAR Hoca efendi Allahu Teala'nın lütfuyla
uzun bir müddet süren tedavi döneminden sonra sıhhatine kavuşmuştur.
Kendisine bu sıhhati lütfeden Allahu Teala’nın bu sıhhati bir kenarda oturması
için ihsan etmediğini ifade eden Ahmet YAŞAR Hoca efendi bir yandan
Trabzon’da ki sohbetlerine devam ederken mûtat olarak her ay İstanbul,
Gebze, Gümüşhane, Rize, Giresun ve Samsun ve ilçelerinde sohbet ve irşad
faaliyetlerine de devam etmektedir. Hoca efendi bir çok kitap telifiyle
de irşad faaliyetlerine devam etmektedir.
2) Miktad Hoca
Bayburt’un bir köyünde imamdı. Hacı
Abdurrahman Efendi, mûtat ziyaretlerinin birisinde Miktad Hocaya vekalet
vermişti. Ancak Miktad Hoca otuz yaşlarında kan kanserine yakalandı ve Kısa
bir müddet sonra da Rabb’ine kavuşmuştur.
3) Hopşeralı Hasan Efendi
Hopşeralı Hasan Efendi
Trabzon’un yetiştirdiği nadir alimlerden biridir. İstanbul-İskenderpaşa
da Mehmet Zahid KOTKU hazretlerinin dergahında seyr-i sülük’e girmiştir.
Yıllarca irşad ve tebliğ faaliyeti sürdüren hoca efendi binlerce talebe
yetiştirmiştir. Hasta yatağında bile tedrisata ara vermeyen hoca efendi
Rabb’ine kavuşmak üzere dar-u bekaya irtihal etmiştir.
4) Hacı Hüseyin Efendi
Hacı Hüseyin Efendi Of ilçesinde irşad
faaliyetinde bulunan muttaki bir alimdi.
 
Ahmed Yaşar Hocaefendi
anlatıyor...
Hatıraları hatırlamak zordur ve her şey
istendiği vakit akla gelmez, fakat vakti gelince kendiliğinden gelir.
Ben çocukluktan beri tasavvufa meraklı
idim. On beş yaşlarına yeni girdiğim bir kış günü ders okumakta
olduğumuz yedi arkadaşla (Zaten kaçak okuyoruz. Kimseye okuduğumuzu
söylemiyoruz.) vakitlerimizi nasıl geçirelim, ne yapalım diye
dertleşiyorduk. Ders okuduğumuz Hocamız bize çok samimi dostu, aynı
zamanda Gümüşhanevî dergahına bağlı Mapsonalı Hacı Ahmed Efendiden
bahsederdi. Vardığımız karar neticesinde bir kış günü Hacı Ahmet Efendi
ile görüşmek üzere bir Cuma günü yola çıktık. O devirlerde araba bulmak
mümkün değildi. Dolayısıyla üç dört saatlik yolu yürüme gidecektik.
Yolumuzun üzerindeki Taşhan Nahiyesi’nden Hacı Ahmet Efendiye hediye
olarak bir şeyler alacaktık ama paramız da yok. Çünkü o günler fakirlik
dünyasının insanların hayatlarına tesir ettiği zamanlardı. Taşhandan
Biraz ekmek, biraz şeker benzeri birkaç şey alarak yolumuza devam ettik.
Uzun bir yolculuktan sonra köye vardık
ama Hocanın evini bilmiyoruz. Kime soralım derken yolun yukarısından
aşağıya doğru piri fani, beyaz sakallı birisinin geldiğini gördük.
Arkadaşlarımızdan birisi daha önce gördüğü Hocaefendiyi tanıdı ve “İşte
Hoca Efendi geliyor” dedi. Derhal yanına giderek elini öptük. Bize,
"camiye derse gidiyordum. Bana, belki misafirlerin gelir dediler. Bundan
dolayı yolda oyalanıyordum.” dedi.
Elimizdeki bohçada bir şeyler vardı, ona
verecektik ama çok az olduğu için hem utanıyor hem de çekiniyorduk. O
durumumuzu fark ederek “Hediyeniz ne kadar azsa da, makbulümdür,”
buyurarak elimizdekini aldı. Sohbetini dinleyip Cuma namazını kıldıktan
sonra, kendisine intisap ederek geri döndük.
Kısa bir zaman sonra Hacı Ahmed Efendi
vefat etti. Bunun üzerine birisine intisap etmeyi düşünürken, bir geçe
Hacı Abdurrahman Efendi rüyama girdi. O zamanlar kendisini tanımıyordum.
İlk gördüğümde rüyada gördüğüm zat olduğunu anladım.
Tahsilimizi tamamlayıp icazet merasimine
sıra gelince Hocamız Muhammet Sula bizi Hacı Abdurrahman Efendiyi
icazete davet için Trabzon’a gönderdi. O zaman rüyamda gördüğüm şahsın o
olduğunu gördüm. Kendisine hocamızın selam ve davetini ilettik böylece
de tanışmış olduk. O zamanlar 25 yaşında ve Of’un Melinos Köyünde
tahsile devam etmekteydik.
Hocamız Muhammet Sula, Hacı Abdurrahman
Efendiyle manevi bağlarının mevcudiyeti ve kitapçı olmasından dolayı
zaman zaman görüşmekteydiler. Hocamız Muhammed Sula’dan on sekiz sene
dini ilimlerle ilgili ders gördük, böylelikle medresede uzun bir zaman
kalmıştık. Orada Arapça eğitimimizi tamamlayınca bir icazet merasimi
düzenledi. Hocamıza bu çocuklar yıllardır okuyor onlara niçin icazet
vermiyorsunuz denilince “icazet alan insan ilmi tamamladım sanarak
tahsili bırakıyor” buyurarak bizleri ve onları susturmuş ve bizlerle bir
ömür boyu ilgilenmiştir.
Hocamız çevreden meşhur hocaları ve
tasavvuf ehli insanları çağırmıştı. Bu merasime Hacı Abdurrahman Efendi
de gelmişti. İkindi namazını kılıp oturmuştuk. Namazdan sonra, Hocamız
Hacı Abdurrahman Efendiye “Biz de olan zahir ilmini bunlara aktardık,
bundan sonra onları size teslim ediyoruz. Siz de artık manevi
yardımlarınızı bunlardan eksik etmeyiniz,” dedi. Hacı Abdurrahman Efendi
ile tanışmamız ve 40 arkadaşla tarikat yolundaki intisabımız bu şekilde
oldu.
Bundan sonraki günlerde hemen hemen her
hafta Hacı Abdurrahman Efendiyi ziyaret için Trabzon’a gittim. Köyün
orta mahallesinde imamlık yapıp talebe okuttuğum bir ara meşguliyetten
dolayı kendisini bir müddet ziyarete gidemedim. Bir gün ikindi namazını
kıldık talebelerimden Mustafa Akyüz “Hocaefendi geliyor” dedi. Nerede
dedim “köyün girişindeki çeşmede abdest alıyor” dedi. Hemen çeşmenin
yanına giderek kendisini karşıladık beraberce köye geldik. O zamanlar bu
gün ki gibi değildi. İnsanlar bir şeyler öğrenmek için dinleyecek insan
arardılar. O gün kadın erkek bir çok insan Hacı baba’nın sohbetine
iştirak etti. Akabinde intisap ederek ders alanlar da oldu.
Cemaat dağılınca Hacı baba bana “niye
geldim bilir misin” dedi. Ve “Resulullah Efendimiz gelmeyenlere siz
gidin” buyurdu “ben de onun için geldim” dedi.
Ders arkadaşlarımızdan Tahsin Hoca vardı.
O da Hacı baba ile tanışırdı. O akşam onda misafir kaldık. O akşamdan
sonra sohbetlerin ardından yatmaya bize gittik.
Hacı baba bundan sonraki Of
ziyaretlerinde bizim köyle, Süleyman Akyüz hocanın babası Mehmet
Akyüz’ün köyünü merkez yapmıştı. Bir gün yine Of’a geldi. Buluştuk. O
günlerde sel gelmiş bizim köyün sal köprüsü yıkılmıştı. Fakat bunu Hacı
babaya demeye fırsatım olmuyordu. Bana dedi ki “bu sefer Mehmet’e
çıkalım.” Ben sevindim ama o zaman yol yok, araba yok ve köy oldukça
yüksekte yağmurda yağıyordu, biz bu halde köye çıktık. Bir akşam orada
kaldık daha sonra ayarladığımız bir atla bizim köye gittik. Böylece
irtibatımız devam etti.
Bir gün bizi ziyaretten dönerken beraberce
Of’a doğru bir müddet yürüdükten sonra yol kenarındaki bir ağaç
kütüğünün üzerine oturduk bu esnada bana “Ahmet evladım sana irşad
ve zikir dersi verme vazifesi veriyorum” dedi. Benim o zaman
insanlara hitap edecek bir kabiliyetim yoktu ve böyle ağır
mesuliyetlerin altına girmeye de hevesim yoktu. Bundan dolayı çekingen
davrandım.
Bunun üzerine “İnsanlardan ve
insanlığa hizmet etmekten niçin çekiniyorsunuz,” dedi. Ardından da
“Eskiden dergahlar vardı oralarda insanlar otuz-kırk gün seyr-i sülük
eğitimi görüyor ve bir şeyler öğreniyordu. Siz ise aşağı yukarı yirmi
sene ilim tahsil ettiniz. Acaba yirmi otuz senelik bu ilim tahsilinizin,
otuz kırk günlük seyri sülük kadar feyzi bereketi yok mudur? Niye
çekiniyorsunuz?” dedi ve “Bir insana görev verildi mi onun itiraz
hakkı yoktur. O görevini yapmak için çalışmakla mükelleftir. Allah da
ona yardımcıdır.” buyurdu. Dolayısıyla itiraz hakkımızı kaybettik ve
çok değerli sohbetlerde bulunarak Of’a kadar yürüdük ve Of’tan Hacı
babayı Trabzon’a yolcu ettik. Daha sonra kendileri bir vekaletname
yazarak gönderdiler. Zaman içerisinde bazen kendisi geldi, bazen biz
ziyaretine giderek irtibatımız devam ettirdik.
Kendi evinde Pazar günleri sohbetler
olurdu. Onun sağlığında zaman zaman bu sohbetlere devam ettik. Rahmet-i
Rahmana kavuşunca yazdığı vasiyetname üzerine tebliğ ve irşad
faaliyetini bize devretmişti.
Hacı baba’nın büyük oğlu Necmeddin gibi
insana da ben rastlamadım. Hacı baba rahmet-i ilahiye kavuştuğu gün gece
saat 10 da kapı çalındı. Açtım Kenan Akıntürk, Suat Kurtuldu, Nihat
Kastan ve Hacı Necmeddini i gördüm. Hayırdır dedim. Bu arada Annem hemen
sofrayı hazırladı. Necmeddin bana Hacı babanın vefat ettiğini söyledi
ve vasiyetini göstererek öncelikle pazar günleri Trabzon’a gelip cemaate
rehberlik yapmamın gerektiğini söyledi. Talebelerimin olduğunu bundan
dolayı gelip gitmemin zor olduğunu öne sürerek bu işten affımızı
istediysek de sonunda razı olduk. Hacı Necmettin daha sonra da Trabzon’a
yerleşmem için ısrar etti. Eğer Necmeddin olmasaydı bütün Trabzon’u bana
verselerdi ben Trabzon’a gelmezdim.
Bu vasiyet üzerine beş yıl Trabzon'a
gidip geldik.
Daha sonra kurstaki görevimizden de
ayrılarak Trabzon’a yerleştik. Ama biz Trabzon’a geldikten 1 ay kadar
sonra Necmeddin kardeşimiz de hakkın rahmetine kavuştu.
Bu beş yıl içinde bizleri hiç bir menfaat
gözetmeden hatimlerden sonra gece yarısı Of’a getiren Suat Kurtuldu
kardeşimizi unutmam da asla mümkün değildir.
Onu burada takdir ve minnetle anmak
isterim. Kendisi tam bir çile ve hizmet eridir. Bizi beş sene boyunca
Pazar günü yatsı namazından sonra yapılan hatmin peşinde Trabzon’dan
Of’a yani köye getirmiştir.
Hocamızın kütüphanesinde tarikat-ı
Nakşibendi'ye ile ilgili birçok eser mevcuttu. Hacı Abdurrahman Efendi
kitaplara çok düşkündü, gittiği her seyahatten birkaç kitap alarak
dönerdi. Bu kitapların çoğunu da o devirde kitap bulma imkanı olmayan
talebeye ve hocalara hediye ederdi. Hacı Efendi köyden ayrılarak şehre
gelmelerini de şöyle anlatır.
“Babamın mesleği beşikçilikti. Babası,
köyleri satıp da şehre geldiği için dedesine dua ederdi. “Allah onların
kabrine nur doldursun. Köylerde kalsaydık hem cahil kalacaktık, hem de
“köy, körlüktür” derler, köydeki insanlar cehaletleri sebebiyle
genellikle kavgacı olur, zulümkâr olurdu. Oradan bu vesile ile kurtulup
buraya geldik,” derdi.
Ben de bundan istifade ettim. Babamın
beşikçilik sanatı da hoşuma gitmedi. Boş vakitlerimde medreseye gittim,
böylelikle ilimle ve ilim ehli insanlarla tanıştım. Ardından kitapçılık
yapmaya ve kitap toplamaya başladım,” dedi.
Özel olarak Çalekli Hacı Dursun Efendi
ile birbirlerini çok severlerdi. Çaykara’dan Hasan Efendi, Çaykara
Müftüsü Yusuf Efendi, Of Müftüsü Celal Efendi gibi zatları da, zaman
zaman ziyaret ederdi. Hacı Abdurrahman Efendi'nin ziyaretleri mûtat idi.
Genelde senede iki üç defa ziyarette bulunurdu. Bir ilkbahar da gelirdi
birde sonbaharda. Bu gelişlerini, insanların bağ bahçelerde meşgul
olmadığı zamanlara göre ayarlardı. Çünkü hiç kimseyi işinden alıkoymak
istemezdi. Geldiği zamanda bir müddet o civarda kalırdı.
Hacı Abdurrahman Efendi genelde
Trabzon’da bulunurdu. Sık sık Gümüşhane’ye giderdi bilhassa yaz
dönemlerinde Gümüşhane'de bir ay civarında kalarak, yaylaları ziyaret
edip irşad faaliyetini sürdürürdü. Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi
olduğu için burayı ihmal etmek istemezdi. Bize de “Gümüşhaneye sık
gider gelirim. Belki arkadan bir filiz yetişir. O yüzden burayı
bırakamam,” derdi.
Bir sene Gümüşhaneye gitmeden evvel, bize
gelmişti. Dedi ki “Gümüşhane’ye gelseniz de oradaki ihvanlarımızla
sizi tanıştırsam.” “Emir buyurursanız gelirim,” dedim. "Ben sana
mektup yazarım, sen de gelirsin dedi" ve gitti. Birkaç gün sonra
mektup gönderdi. Mektupta “Yirmi bir gün sonra seni Gümüşhane'de
bekliyorum,” diyordu. Bu tarihte bir yanlış anlama oldu. Hacı Efendi
mektubu ayın 28 inde yazmış ve yirmi bir gün sonrayı kastetmiş, ben ise
ayın yirmi biri anladım. Arada üç gün fark var. Ben de ayın yirmi
birinde Gümüşhane’ye gittim. İkindi namazı nerede ise geçecekti. Hacı
Efendi bana “Gümüşhane’nin büyük bir camisi var, orada
buluşuruz,” demişti. Alel acele caminin avlusuna girdim. Abdest almaya
gidiyordum. Tam o anda aminin avlusunda sakallı, gözlüklü, yaşlı birisi
oturuyordu. İsmini daha sonradan öğrendiğim bu zat Hafız Mehmet isimli
çok muhrik bir sedası olan ve tegannisiz Kur’an okuyan nadir bir kurra
hafız idi. Bu zat bana “sen Oflu Hafız Ahmet misin?” diye seslendi. Ben
Gümüşhane’ye daha önce hiç gitmemiştim. Hayrola dedim nasıl tanıdın. Bir
oturalım dedi. Ben namaz kılmadım abdest alıp kılayım, dedim. Bana “Beş
dakika oturalım, sonra kılarsın,” dedi. Tekrar selam verdim oturdum. O
kişi tekrar, Oflu Hafız Ahmed sen misin? diye sordu. Evet, dedim.
Hayrola. Burada üç gündür nöbet tutuyorum. Hacı Abdurrahman Efendi sana
bir mektup yazmış. Bize, “Ben yirmi bir gün sonra dedim ama o ayın yirmi
biri hesap etmiştir. Her ihtimale karşı siz burada bekleyin, gelirse onu
misafir edin, ben geleceğim,” dedi ve Kelkit’e gitti.
Daha sonra namazı kıldık. Oradan Ömer
Karabulut isimli ihvandan bir zatın oteline gittik. Buranın sahibi de
Hacı Abdurrahman Efendiye mensup muhterem bir kardeşimizdi ve oteli de
çok temizdi.
Gurbete çıkınca evlerde misafir kalmaktan
pek hoşlanmadığımdan otelciye, “Bana bir yer ayarla bu akşam burada
kalayım,” dedim. Otelci “Seni burada bırakmazlar,” dedi. Ben ısrar
edince yeri ayırdık. Bu arada epey cemaat toplandı sohbet ettik. Bu
arada maliye tahsildarı Zekeriyya Güler bey isimli bir kardeşimiz
gelerek beni evine davet etti. Ben otelde yer ayırdığımı söyleyince O
“Burada kalamazsın, eve gideceğiz, benim misafirim otelde olunca, ben
yatıp uyuyamam ve Hacı babaya cevap veremem” diyerek ısrar etti.
Mecburen o akşam onlarda kaldık. Zekeriya Güler isimli bu kardeşimiz
genç yaşta vefat etti.
Zekeriya kardeşimizin evi oldukça
kalabalıktı. Bu ziyarette unutamadığım şeylerden biri de Zekeriyya’nın
ailesi yaylaya gittiği için evde hizmet edecek 12 yaşında ki kızından
başka kimse yoktu. Çocuk daha masaya uzanamıyor. Masayı çekerken
kaldıramadığı için ayağından tutarak sürüklüyordu. O akşam cemaatin
hizmetini bu küçük çocuk yaptı. Sabah namazına gidince Hacı baba’nın
Kelkit’ten dönmüş olduğunu gördük. O günün şartlarıyla ne zaman yola
çıkıp namaza yetiştiğini anlamamışsak da verdiği sözlerde ne kadar titiz
olduğunu bir kere daha görmüştük.
Üç gün Zekeriyya da kaldık. Evden
ayrılacağımız gün o kız çocuğu babasına “Babaçığım hocalarıma söyle
birkaç gün daha bizde kalsınlar da hizmetlerini yapıp dualarını alayım”
dedi. Bunu hiç unutamam.
Gümüşahane’den Bayburt’un 7-8 km
dışındaki Keskesi köyündeki ders arkadaşım Mikdat hocanın ziyaretine
gittik. Mikdat hoca cumhuriyetin ilk devirlerinde Arapça dersine
başladığımız beş arkadaştan birisiydi. Mikdat hocanın köyüne yol var,
fakat araba yoktu. Bir fayton kiralayarak yola çıktık. Yolda soğuk bir
suyun yanında namazlarımızı kılıp yolumuza devam ettik. Mikdat Hoca'da
üç gün misafir kaldık. Bu günlerde çevreden çok kalabalık bir cemaat
toplandı, sohbet ve hatimler yaptık, bu arada intisap edenler de oldu.
Ama Mikdat hocanın evinde hatim taşları olmadığı için hatimlerde
fasulyeleri kullandık. Gece orada kaldık ama köyde bir sinek var ki
insana rahat vermiyor. Hacı baba “Mikdat bunlara ilaç kullansan“
dedi. Mikdat “bunların hepsi canlı. Benim canım acıyacak diye, sineğin
canına kıyamadığım için, ilaç kullanmıyorum,” diye cevap verince, Hacı
Abdurrahman Efendi, çevresine zikir dersi vermek için, onu
görevlendirdi.
Köyü işgalden bu sinekler ne hikmetse
Mikdat’a hiç yanaşmıyorlar fakat bizi ise sabaha kadar yalnız
bırakmadılar. Sabahleyin Hacı baba’ya bir at verdiler ve kestirme
yollardan giderek kısa bir zamanda ana yola indik. Attan inen Hacı baba
yolun kenarından küçük taşlar toplayarak Mikdat hocanın hatim taşlarını
verdi. Oradan Bayburt’a geçtik. Daha sonra Mikdat’la beraber İstanbul’a
riyazete gittik. Dönüşte rahatsızlandı. Kısa bir müddet sonra kan
kanserinden genç yaşta Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Hacı Abdurrahman Efendi, Zonguldak’tan
Artvin’e kadar olan Karadeniz bölgesini boş bırakmazdı. İstanbul,
Kırşehir, Ankara çevresinde de bir çok müridi vardı. Samsun’da oldukça
geniş bir cemaate sahipti. Burada isimlerini hiçbir zaman unutamayacağım
Hüseyin ve Ali Manzak kardeşleri, Hacı Şuayip Kosif’i ve isimlerini
hatırlayamadığım bir çok kardeşimizi de zikretmek isterim. Bunlar Hacı
Abdurrahman Efendi ile beraber diğer illeri dolaşırlardı. Bu sınırlarını
çizdiğimiz bölgenin dışına pek nadir olarak çıkardı. Erzurum’dan öteye
gittiği bilmiyorum.
Hacı Abdurrahman Efendi “Keramet
haktır. İnsanlar bir radyo yapıyor, frekansını bir yere ayarlıyor ve
yayınları duyabiliyorsunuz. Halik’ın yarattıkları onlardan çok daha
mükemmeldirler. Ama kerametler günün insanları için bir istismar
vesilesi oluyor. Bir insan büyük olursa, bir tarikat büyük olur
düşüncesi en büyük hatadır. Çünkü büyüklük Allah’a, kulluk ve ümmetlik
biz insanlara mahsustur. Üstünlük ancak takvadadır,” buyurarak
bizlere nasihatte bulunurdu.
Hacı Abdurrahman Efendi’nin de muhakkak
ki kerametleri vardı. Fakat bunların gündem olmasından sürekli rahatsız
olur ve “Halik, bunu dilediğine verir. İnsana değer kazandıran
kerameti değil, istikametidir, Kişinin hayatında dikkat çekecek olaylar
olur. Ama bizim için dış hali önemlidir. Çünkü hayatının ölçüsü Kur’an
ve sünneti orada müşahede edebiliriz. İnsan iç aleminden bir şeyler
izah ediyorsa, bunlar ferdin ikrarı ile oldukları için, ispatta zorluk
çekiliyor. Bu ifadelerde çok doğru olan hususlar varsa da bazı kendini
bilmezler, insanları aldatıcı ifadeler kullanmaktan geri durmuyorlar.
Biz bu yola pek rağbet etmiyoruz. İnsanın maneviyatının büyük olduğuna
inancımız vardır. Çünkü bütün kainat insana hizmet için yaratılmıştır.
İki değişik noktadaki karıncaların birbirleri ile irtibat sağladığını
ilmen ispat ediyoruz. Bu hakikat ortada iken, bir insanı bunun altındaki
bir makamda görmek, ancak cehaletten kaynaklanır. Varlığın hepsi, insan
için yaratılmış ve hiçbir mükellefiyete tabi tutulmazken, manevi bir
dünyası olan insanın Allah’ın izniyle bazı manevi güçlere sahip olduğunu
düşünmekten daha makul bir şey de yoktur,” buyururdu.
Benim çocukluktan beri adetimdir, bir şey
sormaktan utanır ve sıkılırım. Bu büyüklerimize karşı saygımızdan ve bir
yanlışlık yaparak onları kırıp incitmek istemeyişimizdendi. Bir gün Hacı
baba köye geldi ve birkaç gün kaldı. O sıralar ayağımı incitmiştim.
Bundan dolayı da ağırmakta ve gezmekte zorluk çekmekteydim. Bazı
meselelerim var bunları sormak istiyor fakat müsait bir zamanda
bulamıyordum. Ziyaretini tamamlayıp köyden ayrılacağı sabah kendisini
yolcu etmek için dereye kadar indireceğiz. O zamanlar şimdiki gibi köprü
yoktu. Sal köprüler vardı. Oradan karşıya geçip arabaya bindireceğiz.
Sabahleyin birkaç kişi kendisini yolcu etmek için dereye kadar gelmek
istedi. Onlara “Beni Ahmed getirsin,” dedi. Beraberce indik,
dereyi geçtik. Biraz ileride Of’a giden arabalar vardı. “Hocam, yukarı
geçelim, oradan bir arabaya binersiniz,” dedim. O, “Biraz yürüyelim,
hem de sohbet ederiz. Araba gelirse de bineriz,” dedi.
Epey yürüdük. Yolun kenarında bir ağaç
kütüğü görünce “Buraya oturalım,” dedi, oturduk. Kendisi çok
güzel Kur’an okurdu. Fakat, bazı ihfaları yapmıyordu. Ben de “Acaba
namazda ihfanın bir fazileti yok mudur ki hocam bunları terkediyor?”
diye düşünüyor, fakat “Niye terkediyorsunuz, “ diye de soramıyordum.
Konu hiç buralara gelmemişken aniden “İhfa çok güzeldir, faziletlidir
ama insan ihitiyarlayınca sesi bozuluyor, nefesi de yetmiyor,” dedi.
Hocama karşı ilk devirlerde samimiyetimi artıran hadise bu
olmuştu. Ben cevabımı almıştım, o kadar yol yürümeme rağmen ayağımda da
bir ağrı kalmamıştı.
Köyde imamlık yapıyordum. Köylü
“Hastalarımızı okuyacaksın, yoksa seni burada saklamazlar,” dediler. Ama
biz gençtik, okunmak için genç hanımlar geliyordu. Bu durumdan
sıkılmakta ve tedirgin olmakta ve gelenleri okusam mı? okumasam mı? diye
düşünüyor fakat Hacı babaya bu husustaki fikrini de soramıyordum. Yine
bizleri ziyaret ettiği bir zaman aniden “Kendi nefsinizi hatalardan
koruyun, ama insanların meşru olan arzu ve ihtiyaçlarını da reddetmeyin.
Onlar sizden bir şey bekliyorsa, siz elinizden geleni onlardan esirgeme
hakkına sahip değilsiniz,“ buyurarak sorumun cevabını vermiş oldu.
Bir de amcamla aramızda yer meselesinden
bazı ihtilaflar olmuştu bu hususta da tavsiyelerini öğrenmek istiyordum.
Yine sohbet esnasında “Dünya için münakaşaya değmez” buyurarak bu
hususta da bize rehberlik etti.
Hacı Abdurrahman Efendi hediye alır ve
verirdi. Ben onun bu özelliğine hayrandım. Küçük bir çantası vardı. Bu
çantanın içinden şeker ve benzeri şeyler asla eksik olmazdı. Ne kadar
gezmiş isek, hangi eve gitmiş isek bir çocuk görüp de ona şeker
vermediğine şahit olmadım.
Kendisine çok hediye gelirdi. Ancak
hediyeleri evinde iki günden fazla saklamazdı. Hemen etrafa, komşulara,
gelene gidene dağıtırdı. Bu hediyelerden çok nadir olarak ev halkına da
ikram ederdi. Fakat toplumu daha öncelikli olarak düşündüğü için aldığı
hediyeleri gelen insanlara verirdi.
Misafir gittiği yerlere mutlaka büyük,
küçük bir hediye getirirdi. Bize şunları tavsiye ederdi. “Hediye
verin, hediyeleri kabul edin. Hediye sadakadan üstündür. Hediye
Müslümanlar arasında muhabbeti artırır. Hediyenin büyüğü küçüğü olmaz.
Bir insanla arkadaş olduğunuz zaman onu bir defa yemeğe davet edersin,
ikram edersin. Ardından ikinci defa davet ve ikramda bulunursun. Daha
sonra üçüncü bir defa davette veya bir ikramda bulunursun. Buna rağmen
arkadaşından bir mukabele, fedakarlık görmez isen onunla arkadaşlık
yapma.”
İrtibatların devamına büyük hassasiyet
gösterirdi. Kendisine yazılan mektubu hiçbir zaman cevapsız bırakmazdı.
Ben de de birçok mektubu vardır. Ben cevap yazma konusunda biraz
tembelim. Hürmetimizi belirtmek için Of’tan Trabzon’a mektup yazardık.
Mektubumuza hemen cevap verirdi. Tebrik ve iltifatlarını hiçbir zaman
kesmezdi. Sadece bize karşı değil, herkese karşı tavrı aynıydı. Hatta
kendisine değişik çevrelerden mektup gelirdi. Gönderdiği cevabi
mektuplarda öncelikle, mektubunu aldığını belirtir, ardından ifade-i
meramını anlatırdı. Mektuplarını, Osmanlıca yazardı. Mektuplarının
başlıkları Arapça ve Farsça ile karışık ve değişik üslupta idi.
Mektupları edebi bir üsluba sahipti.
Davetlere icabet etmeye de azami
dikkat ederdi. Hatta bir gün Rize’nin Kendirli kasabasına gittik.
Oradaki cemaat “Hoca Efendi bu sefer geç geldiniz,” dediler. O da,
“İstemediniz ki, erken gelseydik,” diyerek, İstek olunca icabet
gerekir buyurdu.
Misafirlerinin ağırlanmasına da aşırı
titizlik gösterirdi. Uzaktan gelen bazı misafirlere kendi odasını tahsis
ettiği de olurdu. Misafirlerini, kesinlikle ikram etmeden yollamazdı. En
azından şeker ve kahve ikram ederdi.
İhvanını ziyarette bulunur “Bu bir
samimiyettir,” derdi. Bu olayların verdiği feyz ve tecellileri
anlatmak istesek de gerektiği gibi anlatamayız. İhvanına karşı sevgisi
sonsuzdu. Onlar ziyaretine gelmezse bile, onları ziyaret ederek,
nasihatte bulunurdu. İhvanı arasında bir ayrıcalık yapmazdı, “Bizim
aramızdaki bağ, Allah için olan muhabbet bağıdır, Bunu ifade etmek de
zordur,” buyururdu.
Kadınlara karşı hiç bir zaman sünnet-i
Resulullah’ı terk etmemiştir. Hiç bir kadına el vermemiştir. 1967 yılı
hac dönüşünde kalp rahatsızlığı geçirir. Bir müddet İstanbul’da aldıktan
sonra Trabzon’a döner ve evinde istirahat eder. Bir gün rahatsızlığı
sebebiyle dalgınlığından istifade eden yaşlı bir hanım, elini öper
durumu fark eden Hacı Abdurrahman Efendi kadını ikaz ederek, bu
davranışından dolayı Allah’ın kendisini affetmesi için tevbe etmesini ve
kendisine kırıldığını ifade eder. Kadınlarla, yanında mahremi olmadan
katiyyen görüşmezdi. Oldukça geniş bir hanım cemaati de vardı. Ama
hiçbir zaman hiç bir kadın eli, Rasulullahın eline değmediği gibi. Onun
da eline değmemiştir.
Bize yaptığı tavsiyelerde, “Hiç bir
hanıma elinizi vermeyiniz,” derdi. Hanımları irşad ederken bir yerde
oturur. Yanlarında bir erkek yada kadının mahremlerinden birini
bulundurarak, onlara gereken tavsiyelerde bulunurdu.
Meczuplara da, diğer insanlara davrandığı
gibi davranırdı. İnsanlar arasında ayırım yapmazdı. İnsanların hepsine
karşı şefkatli idi. İyi davranırdı. Ve hepsini iyi görmeyi tavsiye
ederdi.
Fakirlere karşı kendi imkanlarını
kullanırdı. Zenginlerden onlar için yardım alırdı. Hatta zenginler için
şöyle derdi; Burada şu kadar yaşadık, “Şu zekatımı alda, fakirlere
ver diyen,” bir zengini de görmedim, derdi. “Bunlar ne kadar
cimrileşmiş,” diye üzüntülerini ifade ederdi. Kendi imkanlarını
kullanır, başkalarından bir şey istemezdi. Ancak fırsatını bulduğunda,
fakirlere dışarıdan yardım toplamayı da ihmal etmezdi.
Anlaşılır şekilde sohbet yapardı. Adeta
herkesin alması gerekenleri cebine kordu. Kendisiyle yaptığımız
seyahatler esnasında şöyle bir olay yaşadık. Bir camiye gitmiştik. Orada
Hoca Efendiyi vaaz etmek için kürsüye davet ettiler. Kürsüye çıkınca:
“Herkes abdesti ilmi olarak size anlattı, ama ben başka şekilde
anlatayım" diyerek, kollarını sıyırıp, göstere göstere abdesti
güzelce anlattı. Ardından namazın kılınışını da bu şekilde anlatınca,”
cemaat çok oldu. Bir çok noksanlıklarını giderdiği için kendisine
şükranlarını ifade ettiler.
Sürekli olarak “Tasavvuf ehlinin ölçüsü
sünnettir. Bundan dolayı, sünneti, hayatlarının her kademesine
uygulamaya gayret ederler,” derdi. Kendisi de buna çok dikkat
ederdi. Nasıl ki Resul-ü Ekrem Efendimiz yolda koşarak ve süratli bir
şekilde gitmezdi. Hacı Abdurrahman Efendi de öyle idi. Yolda giderken
ona yetişmek isteyenler ona yetişemezlerdi. Kafasını hiçbir zaman sağa
sola çevirmez. Bize de öyle tavsiye ederdi. “Nereye gidiyorsanız
oraya gidin, başınızı öteye beriye çevirmeyin.” Yokuşta insan nasıl
yavaş gider de, hızlı inerse öyle giderdi. Selamı da kimseden
esirgemezdi.
Her şeyi çok temizdi. Bize ilk
geldiklerinde, bizim evler köy evleriydi. Tuvaletlerin yanında lavabo
gibi müştemilşat yoktu. Bize “Şu tuvaletten çıkınca, bir lavabo,
birde sabun olsa ne güzel olur,” buyurarak bizleri nazik bir şekilde
ikaz etmişti. Giyimde lüksü tercih etmez, fakat giydiklerinin temiz
olmasına büyük titizlik gösterirdi.
Hocamız hemen hemen yediği her lokmada
besmele söylerdi. Sofrada tuz bulundurur. Yemeğe tuz ile başlar ve tuz
ile bitirirdi. Hazreti Ali’den rivayet edilen “Yemeğe tuz ile
başlayıp tuz ile bitiren kimse, mide ve bağırsak hastalığı görmez.”
hadisini anlatır, buna dikkat eder ve ailesine de bunu çokça tavsiye
ederdi.”
Su içerken de adaba riayet ederek, suyu
oturarak ve üç yudumda içerdi. Ayakta içmenin zararından bahsederdi.
Sofrada su bulundurmaya özen gösterir ve “İkramın en faziletlisi hane
sahibi tarafından verilen sudur", buyururdu.
İsraftan kaçınır, müsrif olmayan bir
hayat yaşardı. Sahip olduğu imkanları insanlara infak eder, fakat
evlatlarından hiçbir zaman bir şey istemezdi.
Ticaret ahlakı da örnekti. Hatta
ortaklıkta yapmıştı. Of’ta meşhur Hafız Mustafa vardı. Onunla birlikte
belli bir müddet ortaklıkta bulunmuşlardı. Sonra Hafız Mustafa Of’a
gitmek isteyince ayrıldılar. Ticaretinde fedakârdı. Küçük hesaplar
içerisine hiç girmemiştir. Daima ölçü ve tartıda karşısındakinin lehine
davranırdı. İnsanları hiçbir zaman mahcup etmeyi istemezdi. Hatta şöyle
bir olay olmuştu; Birisi göz göre göre masanın üzerindeki parayı alıp
giderken, oğlu da peşine gitmek istedi. O, bırak her ne kadar yaptığı
yanlışsa da ihtiyaç sahibi olabilir diye takibini men etti.
“Müslümanın bulunduğu safı tespit
etmesi gerekir, kendi hakkını koruması için inancından taviz vermeden
yapabileceği şeylerden kaçmamalıdır.” derdi. Aktif bir şekilde
siyasi faaliyetlerde bulunmadı. Halk partisinin cumhuriyetin ilk
yıllarındaki baskıcı idaresine karşılık, ihvanına Demokrat Partiye
yardımcı olmalarını tavsiye etti. Daha sonra Milli Nizamın kurulmasında
yardımı oldu. “İslam, Hakk - Batıl mücadelesidir. Bir mü’minin
batılın saflarında olması mümkün değildir,” diye söyleyerek ihvanını
bu yapının kurulması için teşvik etti.
Said-i Nursi Hazretleriyle Trabzon’a
geldiği zaman görüşen Hocamız, Rize’de onunla irtibatı olan, ismini şu
anda hatırlayamadığım bir doktoru da ziyaret ederdi. İstihbarat onu
takip ederek bir gün ifadesini almak isterler. Kendisine “Sen Nurcu
musun?” diye soran yetkililere Hacı Abdurrahman Efendi “Nurcu
değilim, ama nursuz da değilim,” diye cevap vermiştir.
Elmalı’nın tefsirlerini okurdu ve bunu
tavsiye ederdi. Ömer Nasuhi Bilmen’i de hayırla anardı. İyi birer âlim
olduklarını söylerdi.
Devlet adamlarıyla ilişkisi olmazdı.
“Görüyorsunuz bunlar beni sevmez,” derdi. Çünkü “Biz cumhuriyetin
ilk günlerinde kitap satıyorduk. Kitap satmamızı yasakladılar. Evler
aranacaktı. Evden kitapları çuvallara doldurup bir at arabası kiralayıp
ona yükledik. Hamal da bunların üstüne oturdu. Güya odun var diye
Akçaabat’ın bir köyüne götürdük, Biz her evde bir Kur’an bulunsun
isterdik. Emniyete sorardık ne satalım. Kur’an-ı Kerim ve Mevlüd
satabilirsiniz, derlerdi. Sattığımız zaman da yine gider alıp
götürürdüler. Tekrar satış izni için başvururduk, yine alın satın
derlerdi, arkasından polis gelip kitapları alırdı. Bir gün polis geldi
ve Kur-anları mangala attı. Arkadan birde bizi tartakladılar. Sonra
götürüp üç günde içeride yatırdılar. Onun için bunlarla birbirimizi
sevmeyiz,” derdi.
Bize, "hiçbir zaman şeyhinizi
methetmeyin, şeyhiniz için kutup demeyin,” derdi. Arkasından
kendisini kutup diye tanıtmak isteyen bir müntesibini çağırarak
“İnsanları niçin sahip olmadıkları makamlarda gösteriyorsunuz?”
diyerek azarlamış ve her halinde olduğu gibi kendisiyle ilgili
meselelerde de daima tevazu yolunu seçmiştir.
Sünnete uymaya büyük bir itina
gösterirdi. Bir örnek verecek olursak, tabağına dolma koyarken hiç bir
zaman çift koymamıştır. Ya bir dolma alırdı, yada üç dolma. Buna çok
dikkat ederdi. Biz kendisinde, sünnetin dışında bir hareket görmedik.
Şunu sayalım da şu kalsın dersek, eksik olur. Sünnete kasıtlı muhalefet
eden insanların insanlığa hizmet edemeyeceğinden bahseder ve bu
gibilerden uzak durmamızı söylerdi.
Abdest ve namaz hususunda dikkati çeken
bir özelliği yoktu. Orada da tadili erkan ve sünnete riayet ederdi.
Teheccüdü namazlarını aksatmaz, sabah namazını kılınıncaya kadar,
yatmaz, misafir olduğu zaman bile işrak vaktini bekler, ekseriyetle
namazını kıldıktan sonra kahvaltı yapardı. Ondan sonra da bir müddet
uyurdu. Kalkınca Delail-i Hayrat’ı ve Kur’an-ı Kerim okur. Sonra öğle
vakti yaklaşırdı. Abdestini alır ve halkla sohbet ederdi. Genellikle
yatsıdan sonra hemen yatardı.
Hastalığından hiç bir zaman şikayetçi
olmamıştı. Hatta tevekkül ehli idi. Doktarların uzun boylu perhiz ve
tavsiyelerine bağlanmazdı. Ortalama gidelim derdi. Hasta iken, çok fazla
perhiz vermişlerdi. Yemek yerken oğlu Necmeddin; “Baba bunlar biraz
yağlıdır, tuzludur,” deyince, yemeğime karışma dedi. Bunları Allah
(c.c.) fayda için yarattı. Ondan sonra da, “Ye Abdurrahman ye, bundan
sonra kimse yemeğine karışamaz,” dedi.
“Vefa ilahi emirdir,” derdi ve
verdiği sözleri kesinlikle yerine getirirdi. Bize şu gün geleceğim,
deyip de, gelmediğine hiç rastlamadık.
Rızk hususunda “Tasavvuf ehli, kamil
insanların bir düşünce telaşı olmaz,” derdi. Cenab-ı Allah (c.c)
“Yeryüzündeki bütün varlıkların rızkı, bizim üzerimizedir, dedikten
sonra, bu hususta endişeye kapılmak yersizdir." derdi. Kendileri
belli bir zaman ticaretle meşgul oldular. Buradaki gayesi de, topluma
İslam’ı tebliğ etmekti. Çünkü her yerde her zaman her şey anlatılamıyor.
Onun için o dar günlerde, ticaret şemsiyesi altında tebliğ ve irşad
faaliyetini sürdürmüştür.
Bize “Kur’an ve Sünnet yolunda yürüyen
cemaatler, isimleri farklı olsa da tek bir cemaattir. Kur’an ve Sünnetin
dışındakilerin de hepsi bir cemaattir. Biz bunları en güzel şekilde
böyle tanıyabiliriz. Eğer Kur’an-a ve Sünnete hizmet etmeye karar
vermişseler, hepsi bizim kardeşlerimizdir. Kur’an ve Sünnetin dışındaki
tasavvuf yollarının hepsi batıldır. Bu hususlara çok dikkat ediniz,”
derdi.
Hocamız, Mehdi (a.s) Hazretleri ile
ilgili hadisleri okur ve anlatırdı. “Kıyamet alametlerini zamana
bağlamayınız, Çünkü Allah’ın indinde, zaman yoktur,” derdi. "Cenab-ı
Allah (c.c) Peygamber’e ve bir takım evliyaya bazı keşifler ihsan eder.
Bunlar bir film şeridi gibi gelip geçici şeylerdir. Kâinatta
olacak-bitecek bütün işler, saniyeler içinden insanın gözünün önünden
geçip gider. Bu zat-ı ilâhinin tecellileridir. Araya saniye de girmiyor.
Belli şeyler olacağını insan keşfedebilir. Fakat hadisenin zamanını
bilmesi mümkün değildir. Bundan dolayı gelecekle ilgili hadiselere,
zaman tayini yapmayın derdi. Eğer öyle yaparsanız, sonra sözleriniz
yanlış çıkar. Bu da İslam’a mal edilir. Onun için olacaklar hakkında,
Mehdi’nin (a.s) geleceği hakkında kaydedilmiş olan hadisler, itikat
kitapları sonundaki Mehdi kayıtları, boşu boşuna kayıtlara alınmamış.
Onun için Mehdi bekleniyor. Hatta bazı olaylara dikkatler çekiliyor,”
derdi. Buharideki, kıyametle alakalı on büyük alameti anlatan hadisler
dışında, herhangi bir şey söylemezlerdi.
“Hz. Adem (a.s) Hakk ile geldi, batıl
yok idi. Batıl sonradan geldi. Sonradan gelen şeyler arazdır. Bunlar
bulutlar gibidir. Güneş Haktır ama bulutlar arazdır,” diye
söyleyerek “Müslümanların üzerindeki karanlık bulutlarının araz
olduğunu, inşaallah kısa zaman içerisinde dağılacağını" ifade
ederdi.
İslam’ın geleceği pek parlaktır. Ama ne
zamandır onu bilemiyoruz. Güneş doğmadan önce bulutlar havayı karartır.
Patırtı gürültü olur. Şimşekler çakar, yıldırımlar düşer. Bunlar olacak
ama, sonunda bütün bulutlar gidecek. Bundan dolayı kesinlikle ümidimizi
kesmememizi bize tavsiye ederdi.
Edebiyatı severdi. Evinde beyitlerden bir
bant doldurmuştu. "Beni irşad eden Yunus’un bir mısrasıdır",
derdi. Arapça ve Farsça’yı bilirdiu, batı dillerinden bildiği yoktu.
“Dünya hayatı boyunca insanı tanımanın
ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Sünneti Kur’anın dışında görmemek gerekiyor.
Tasavvuf ehli sünnete çok önem verir. Çünkü sünnet Kur’an’a dayalıdır.
“Resûl size ne veriyorsa onu alın,” hükmü her halinize şamildir. Size ne
veriyorsa, sözüyle, hareketleriyle, onu alın, neden nehyediyorsa, ondan
kaçının. Sünneti böyle anlamamız gerekir,” derdi.
“Tasavvuf, Kur’an ve Sünneti önder,
örnek almış. Onun dışındakilerin dalalet ve batıl olduğunu belirtmiş.
Hakkın dışındakilerin hepsi şaşkınlık yollarıdır,” derdi.
Bütün tavsiyeleri, Kur’an ve sünnete
bağlanmak içindi. Şöyle derdi: “Zaten inancımızı yıkmak isteyenler,
evvela insanları sünnetten koparmaya gayret ediyorlar. İslam dini
Peygamberimize Kur’anın gelmesiyle tamamlanmıştır. İslam dini
Peygamberin hayatıyla tescil edilmiştir. Daha sonra sahabenin hayatıyla,
ondan sonra yıllar boyu müttaki zikir ehli ulemanın hayatlarıyla
imzalanmıştır. Bu bir gerçek, saklanamaz bir hakikattir.” İslam dininin
böyle bir din olduğunu belirterek, insanların nefislerini tarikat
mekteplerinde eğiterek terbiye etmesini tavsiye ederlerdi.
Hocamızla ilgili anlatılacak şeyler
muhakkak ki bu kadarla sınırlı değildir. Biz onun hayatından şu kısa
zaman içerisinde hatırladıklarımız ise aktarmaya gayret ettik. Umulur ki
okuyanlar istifade ederler.
Mekke-i Mükerremede Hafız Ahmed Zeki diye
Hanefi mezhebine mensup bir Trabzon delili vardı. Bu zat çok muttaki ve
samimi bir insandı. Biz hacca gidince Hacı baba’nın tavsiyesi üzerine o
delilin yanına giderdik. Bizi evinde misafir ederdi.
Hacılarla uğraşmak çok zordur. Ne yapsan
onları memnun edemezsin. Bu seyahatlerimiz esnasında bir hacı
pasaportunu kaybeder. Ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Çünkü yeniden
pasaport çıkartmak oldukça zor ve zaman isteyen bir işti. Biz ise ertesi
sabah yola çıkacaktık. Delile gittik hadiseyi anlattık. O bu işi
hallederiz ama zaman lazım dedi. Biz de arkadaşı bırakacak durumda
değiliz bu lisan bilmez dedik. Bunun üzerine bir çaresine bakarız dedi.
Ertesi sabah bizimle Mekke’nin çıkış kapısına kadar geldi ve “şöyle
toplanın, ben dua edeyim sizler amin diyin inşallah geçip gidersiniz bir
aksilik çıkarsa onu o zaman düşünürüz” dedi. Hafız Ahmet Zeki Efendi
Mekke kapısından çıkarken çok uzun bir dua okur. Bu duayı hiçbir zaman
unutamam. Böylece Mekke'den ayrıldık. Yol boyunca bir çok yerde pasaport
kontrolü oldu, ama Türkiye’ye gelene kadar hiçbirinde o arkadaşımıza
pasaportunu sormadılar. Böyle insanlar artık bulunmaz. Hafız Ahmet
Osmanlıdan bahsederken gözünden aşağı yaşlar akardı.
Hacı baba bir gün vapurla Trabzon’dan
İstanbul’a giderken Samsuna gelir. Gemi burada 5-6 saat mola verir. Hacı
baba’nın geldiğini haber alan Hacı Şuayb Kosif hemen limana gelip onu
gemiden alır. Hacı Şuayb hacı babanın biletini alınca 3 mevki olduğunu
görür, gidip farkını vererek bileti ikinci mevki yapar. Daha sonra Hacı
baba Hacı Şuayb’a “Bunun niçin yaptın” der. Fakat iltifattan da
çok memnun olur. Bu bize Hacı baba’nın imkanı olduğu halde lükse
yanaşmadığının bir başka delili idi.
 
Hüseyin Manzak (Samsun)
anlatıyor…
Kendisine hacı baba diye hitap ettiğimiz
Hacı Abdurrahman Efendi ile 1960 lı yıllarda tanıştık. Kendisi çok
vakur, heybetli, hakikati çekinmeden söyleyen ve hiç bir şeye tenezzül
etmeyen bir zattı.
Biz o zamanlar çok çekingendik. Hocamızın
yanında bir şey demeye cesaret edemezdik. Bundan dolayı yanına gidince
bir kenarda oturup anlatılanları dinlerdik. 1969 da Milli Nizam
Partisinin teşkilatlanması ile ilgili faaliyetlerde bulunmaya başlayınca
yapılacak işler hakkında istişarede bulunmak için her hafta Samsun’dan
Trabzon’a ziyaretine gittim. Bu vesile ile çok sık ve daha rahat olarak
görüşmeye başladık.
Gerek bu esnada, gerekse değişik
zamanlarda şahit olduğumuz bazı halleri vardır ki bunlar iki kişi
arasındaki özel haller ve şahadetler olduğu için söylemeye gerek yoktur.
Ama bazı hatıralarımız anlatmak gerekirse:
Bir gün Efendi Hazretleriyle Kastamonu
üzerinden Zonguldak ve İstanbul seyahatim oldu. Kastamonu’dan geçerken
Hacı Şabanı Veli hazretlerini duyup duymadığımı sordu. Ben de ilk defa
bu yoldan geldiğimi dolayısıyla bilgimin olmadığını söyledim.
Bana onun kabrine giden yolları tarif
etti ve hayatı hakkında kısa bilgi vererek “Buraya gelip d |